19/11/2008 - KAYIP ARANIYOR

Bazı kitaplar vardır ki bittiği zaman içinizi derin bir muhabbet, şükran ve hüzün kaplar. Sait Faik Abasıyanık’ın incecik bir romanı var elimde: “Kayıp Aranıyor”. Sadece 85 sayfa.Bir günde okunulabilecek kadar ince. Ama yazara karşı köklü bir tutku geliştirecek güçte bir kitap.600 sayfa yazıp da aslında hiçbir şey anlatmayan romanlardan sonra ilaç gibi, panzehir gibi, edebiyat aşkını, okuma sevdasını kamçılayan muhteşem bir eser. Sait Faik’in öykücülüğümüzün mihenk taşı olduğunu zaten biliriz. Yıllar önce öykülerini okuyup beğenmiştim, ama Kayıp Aranıyor kadar güçlü bir etki yaratmamıştı bende.Bunun nedeni de elbette ki benim hamlığımdı. Emekli konsolos Vildan Bey’in kızı, gazeteci Özdemir’in karısı, balıkçı Cemal’in aftosu Nevin’in yalnızca insan Nevin olduğunun bilincine varma serüveni ele alınmış kitapta. İnsan doğasını, iyilik ve kötülük kavramlarını öylesini büyük bir ustalıkla ele alıp gözler önüne sermiş ki yazarımız hayran olmamak elde değil. Roman yazılalı neredeyse 55 sene olmuş ama yazarın, insanlara ve topluma bakışı, içinde bulunduğumuz çağın bile çok ilerisinde. Yalnızca edebiyat meraklılarının değil sosyoloji ve psikoloji ile uğraşanlarında okuması gereken bir kitap. Anlatım zenginliği ve yazarın dil konusunda ki ustalığına hiç değinmiyorum bile. Aşağıya aldığım iki alıntı konuşsun artık ben susayım: “Hiçbir insana kin, hiçbir insana tiksinti duyamamıştı. Kızdığı, konuşmadığı, sevmediği insanlar elbette olmuştu. Ama kimseden iğrenmemişti. İğrenilecek bazı şeylere kızmakla yetinmişti. Bazı sahtekâr, riyakâr insanların namuslu numarasıyla orospuları, karısı veya kocası tarafından aldatılmışları, ahlaksızları görünce küçümser ve iğrenir gibi haller takındıklarını görünce pek kızardı. İğrenir görünenlerden çoğu o nevi insanlardan bin defa daha aşağılıktır. Riyakârlık aşağılığın son haddidir. Sahiden iyi insanlar, kötüler hakkında laf söylemezlerdi. Belki sevmezlerdi. Kızarlardı ama onu bile belli etmezlerdi. Kendi anlayışına uymayan insanlardan yaptıklarının kötü şey olduğunu bile bile zaruret, mukavemetsiz bir arzu, bir huy, bir hırs, bir iradesizlik, bir intibaksızlık yahut da bizim kötülük bildiğimiz bir başka düşünce, başka tabiat, başka ahlak, başka yaradılış, başka ilcalarca çoğunluğa benzemeyenler-kusursuzlar- ancak kusursuzluğu bin bir tehlikeden sonra kazanmışlar kızmakta haklı olabilirlerdi. Düşünülünce onların bile pek hakkı yoktu. Belki de kötüler, kötülüklerinde haklıydılar. Yaşamak için fena insan olmakla yine yaşamak veya ölmek için iyi insan olmak arasındaki fark ya bir iman, ya bir riya farkıdır. İmanı kaldırıverin iyi adam pişman olan adamdır. Riyayı kaldırırsanız mesele yoktur, kötüler hemen saflarına iyiyi alıverirler. Önemli olan kötülüğü iyilikle beraber ortadan kaldırmaktır. O zaman insanlık denilen şey kafasını kaldırır: “durun bakalım” der bizde varız. Onun, insanlığın terazisi içinde teker teker tartılan kıymetler ancak kötülüğün silahlarını düşmanca değil dostça, elinden alır. Ancak böylece iyiler ve iyilik dünya yüzünde manasını bulur, masallardaki gibi yüzyıllarda muammer olur.Yoksa…” “ ‘oldu bi kere’, deseydi, ‘ ne yapalım?Sen bana aynı şeyi yapsaydın affederdim.Hem affetmek de n’oluyor? Elbette ki önce deli gibi olurdum. Belki de seni döverdim, öldürürdüm. Ne bileyim bir şeyler yapardım. Yahut da senin yaptığın gibi yapardım. Basar giderdim. Ama sonra düşünür taşınır, bu işi bu kadar faciaya almamın tek sebebinin başkalarının hakkımda düşünecekleri olduğunu anlardım. Bu bana vız gelmeliydi. Seni, kendimi, insanların hakkımızdaki fikirlerini değil, biyolojiyi,aslımız olan garip hayvanı,arzuları,insanı birbirine iten saniyelik dayanılmaz harikulade bir arzuyu…Bu arzu değil midir ki bizi birbirimize itiyor; ondan sonra durmadan yutkunuyoruz;Hani kusmamak için yudum yudum buz yutturulan hastalara dönüyoruz. Her hoşlandığımız insanı gördükçe – her zaman değil elbet- ama sahiden dayanılmaz bir istek, yahut da merhamete benzer bir şey, ne bileyim korkunç bir dostluk; geriye döndüğümüz zaman, yutkuna yutkuna, buz yuta yuta susturduğumuz arzuların doğurduğu arzusuzluklar, hastalıklar, sinirlikler hatta delilikler duyacağımız…Böyle saatlerce düşünüp sana dönerdim’ deseydi.”
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/10/2008 - FRANSIZ TEĞMENİN KADINI

Kitabın Adı: Fransız Teğmenin Kadını Kitabın Yazarı: John Fowles Çeviren: Aslı Biçen Ayrıntı yayınları,425 sayfa "Fransız Teğmenin Kadını yalnız bu yüzyıl yazılmış en iyi tarihi romanlardan biri değil, hayatta okuduğum en esrarlı ve mantıklı aşk romanı da ...Okuyun..." -Orhan Pamuk- Arka kapakta böyle yazıyor, ama nedense bana hiç de bir aşk romanı gibi görünmedi. Aşk kitapta yer alan önemli bir tema olmakla birlikte bir dönem romanı Fransız Teğmenin Kadını. Viktorya çağı İngiltere’sine eleştirel ve muzip bir bakış. Öncelikle, dil ve anlatım olarak çok ilgi çekici olduğunu belirtmek isterim. İncelikler ve zekâ ile örülü bir anlatım.Patika düşüncesizliği gibi bir kavram ortaya atmak kaç yazara kısmet olur ki? Dil ustaca kullanılmış ve çeviri de oldukça başarılı. Anlatım olarak da ilginç, yazar ikide bir karşımıza çıkıyor, roman kahramanları ile okur arasına giriyor, açıklamalar yapıyor ya da günümüzden örnekler veriyor. Dönemin siyasal ya da sosyal olaylarını açıklıyor, romanı anlamak için bunu zorunlu bulmuş olmalı. Romanın bitmesine epey varken olayı farklı bir şekilde bitiriyor yazar, kestirip atıyor, okur şaşkın, sonra bunun sadece roman kahramanının düşü olduğunu görüyoruz ve bu küçük sürpriz karşında tebessüm etmekten alamıyoruz kendimizi. Tutuculuğu ile meşhur Viktorya çağı insanlarının günümüzden çok farklı olan yaşam biçimleri ve değer yargıları bence romanın yazılma nedeni. Elbette kadın erkek ilişkisi, evlilik, aşk gibi kavramlardan yola çıkarak bir kıyas yapılıyor ama bu durum kitabı bir aşk romanı haline sokmaya yeterli değil. Charles soylu sınıfa mensup, tüm yaşantısını gezilerde geçirmiş 30’lu yaşları geride bırakmış biridir. Darvin ve Türlerin Kökeni en büyük ilgi alanıdır. Evrime ve maymun atalara inanmakla birlikte Tanrıyı yadsımaz. Kendisini oldukça akıllı ve sınıfının mensuplarından farklı bulmaktadır. Zeki, güzel ve drahoması yüklü Tina ile evlilik hazırlığındayken tatil için geldikleri kasabanın dışladığı ,herkesi karşısına almış,meydan okuyan Sarah ile karşılaşır. Ona tutulur. Ancak ilginç olan iki farklı Sarah çıkar karşımıza. İlk başlarda yabanıl ve güçlü görüntüsün altında aslında korunmaya muhtaç bir kadın. Biraz korkaktır da. Aşk kurbanıdır. Romanın sonunda ise feminist, entelektüel, güçlü, hatta acımasız bir Sarah. Kitabın en zayıf yanı Sarah’ın başlangıçta uydurduğu hikâye ve sonrasında yaptıkları. İkisi o kadar farklı ki okurun kafası karışıyor. Acaba Sarah çok mu kurnaz, çok mu plancı. Yoksa hasta mı? Yoksa yazarın kabahati mi bu kırılmayı sağlamak. Yada bu bir kırılmamı. Neticede Sarah’ın davranışları belki de psikologların daha iyi açıklayabileceği bir kurmacaya dönüşüyor. Kurmaca içinde kurmaca. Zaten yazar Sarah ve Charles’ı bırakıp okurla doğrudan iletişime geçmeyi de çok sevmektedir. O yüzden bu kurmaca okuru çok da rahatsız etmiyor,çünkü en baştan beri aslında bir kurmacıyı gözlediğimizin farkındayız. Kitabın sonunda Sarah kendisine aşk dışında bir yol çizmiş, kendi ayakları üzerinde duran, mutlu bir kadın olarak çıkar. Charles ise nişanı boşa atmış, onca drahomadan yoktan yere olmuş, yerini bulamamış biri gibi görünür. Şaşırtıcı son kesinlikle hoşuma gitti. Aşka bel bağlama bahtsızlığına düşenlere de farklı bir bakış açısı kazandırıyor ve tam bu noktada bir kez daha aşk romanı olmaktan çıkıyor ve aşkın aslında illüzyon olduğunu suratımıza çarpıyor. Mekân tasvirleri, kişilerin iç ve dış özelliklerini yansıtışı, esprili ve eleştirel dili, farklı bakış açısı ile çok severek okuduğum bir kitap. Okumamış olanlara hararetleönerebilirim. Ayrıca filmini izlemekte farz oldu.
 ...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/9/2008 - EFRASİYAB'IN HİKAYELERİ

Kitabın Adı: Efrasiyab’ın Hikayeleri Kitabın Yazarı: İhsan Oktay Anar İletişim Yayınları, 245 sayfa Bildiğim kadarıyla Anar’ın ilk romanı. Dolayısıyla ilk romana özgü acemiliği içinde barındırıyor… Ölüm ve Cezzar Dede karşılaşırlar, elbette Cezzar Dede’nin canını alacaktır Ölüm.Ancak Uzun İhsan Efendiyi ‘de aramaktadır. Birlikte yola koyulan ikili yol boyu birbirlerine öyküler anlatırlar ve böylece Cezzar Dede’nin ölüm anı da gecikmektedir. Bu yanı ile Binbir Gece Masallarını andırıyor. Korku, ölüm, aşk, din gibi konularda sırasıyla hikâyeler anlatmaya başlarlar. Bu ara da uzun İhsan Efendiyi her buluşlarında bir çocuğun yol açtığı kalabalık yüzünden ellerinden kaçırmaktadırlar. Hikâyeler Türkiye’nin muhtelif yerlerinde geçmektedir. Anar’ın diğer romanlarından farklı olarak roman Osmanlı Devletinde geçmemektedir. Anar’ın üslubunu bilenler için ipuçları ile dolu bir roman. Ancak yer yer kabalaşan itici bir yanı da var. Rahatsız edici. Felsefi göndermeler elbette her yerde karşımıza çıkıyor. Severek okuduğumu söyleyemeyeceğim bir kitap. Tek yararı Anar romancılığındaki gelişimi tersten de olsa takip etmemi sağlamasıdır.
Kitaptan Bir Bölüm
| | ….. Cezzar Dede ile O’nun canını almaya gelen Ölüm arasında bir anlaşma yapılmış; Dede hikaye anlattıkça Ölüm O’nun ömrüne bir saat katacaktır. Bu çerçeve içinde geçen kitabın içinde öyküler anlatılırken, geçişlerde Cezzar Dede ile Ölüm aralarında konuşurlar. İşte bu konuşmalardan biri bizim Yer6 magazini hazırlayışımızdaki ilişkiye çok benzettim. Bilenler, bilmeyenlere Yer6'nı anlatsın... Sessizliği ihtiyar bozdu: -“Bu gerçekten ibretlerle dolu bir hikaye”dedi, “Ne var ki çok uzun. Bu yüzden de çoluk çocuğa anlatılır cinsten değil. Ayrıca takip edilmesi biraz zor gibi. Dinleyenin anlamasından çok, anlatmanın zevki için anlatılmış görünüyor.” Ne var ki Ölüm, ihtiyarın sözlerinden gocunmuşa benziyordu. Bu nedenle olsa gerek, beklediği izlenimi bırakmayıp hayal kırıklığına uğramış gibi, sesi de az buçuk titrediği halde şunları söyledi: -“ Elbette anlatmanın zevki için ! Ben seni niye düşüneyim? Hem böylesi daha dürüstçe. Alışık olduğun tarzı, üslubu ve kelimeleri kullanıp seni etkilemek için anlatsaydım, bunda en başta ben zevk almazdım. Dolayısıyla bu, fahişelik gibi birşey olurdu. Başta dediğimiz gibi, anlattığın her hikaye için senin fazladan bir saat yaşaman hariç, oynadığımız bu oyunda ikimizin de en ufak bir menfaati bile yok. Amacımız kazanmak olmayınca, ne senin ne de benim, başarı ve kazanç peşinde koşmamız anlamsız. Yine de, hikayemizin güzel olmasını amaçlıyoruz. Fakat bir muhabbet tellalı gibi, güzelliği senin ayaklarının dibine koyup ücretimi istemiyorum. Bu güzellikten, yani hikayeden aldığım zevk bana yetiyor. Anladığım kadarıyla sen de böyle yapıyorsun.” Bunun üzerine ihtiyar şöyle dedi: -“Elbette, bu en doğru yol. Hal böyleyken benim anlattığım dini hikayede beklediklerini neden bulamadığını anlayamadım. Sen yakasına yapıştığın her insanı korkak mı sanıyorsun? Yoksa ölümsüz olduğun için, korkusuzluğun yalnızca sana mı mahsus olduğunu düşünüyorsun? Benim dünyada tattığım en büyük lezzet, hayat değil, insanlık ! Her zaman olduğu gibi şimdi de, yaşıyor olmanın değil, insan olmanın zevkini çıkarıyorum. Anlattığım her hikaye için bana bir saat süre verdiğin için sana müteşekkirim. Fakat şunu iyi bil: Ben bu süreyi yaşamak yerine, hikaye anlatmak için kullanıyorum.” İhtiyarın sözlerini sonuna kadar dinledikten sonra, Ölüm şunları söyledi: -“Hayatını değil, insanlığını isteseydim elbette korkardın. Ancak bu güzel hediye sana sonsuza kadar verildi. Onu senden geri almam mümkün görünmüyor. Bu bakımdan sen de benim gibi ölümsüzsün. Fakat birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. Ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. Acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. İşin kötüsü bu korkuya Tanrı diyorlar. Oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, Tanrı’yı görmüş olurlardı.” |
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/9/2008 - SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM

Kitabın Adı: Sana Gül Bahçesi Vadetmedim(I Never Promised You a Rose Garden) Kitabın Yazarı: Joanne Greenberg Çeviri: Nesrin Kasap Metis Yayınları,!993, Yedinci Basım,280 Sayfa “Morpheus in mentem trahit impellentem ventum lenem, segetes maturas” Yine yalnızca adından dolayı uzunca süre uzak durduğum bir kitap. Bu da gösteriyor ki ben önyargılıyım. Ya da başka bir deyişle kitap adları kimi kez yanıltıcı olabiliyor. Eleştirmenlerin kurgu yanından şüpheye düştükleri, roman olarak pek iç açıcı bulmadıkları, ama içten anlatımı ile pek çok okura ulaşmış bir kitap. Deborah henüz 16 yaşında, kibarca akıl hastası amiyane tabirle deli bir genç kızdır. Ailesi bilekte meydana gelen kesikten sonra kızlarını hastaneye yatırmaya razı olurlar. Dört yıla yakın bir süre tedavi gören Deborah’ın anlattıkları ilgiyi hak ediyor bence. Akıl hastalarının ilginç, kuralsız ve acımasız dünyalarına içten bir bakış. Aslında çok yabancısı olduğumuz bir dünyaya açılan bir pencere. Çoğu kez acaba deliriyor muyum diye sorarız kendimize, bu kitabı okuyunca gördüm ki delirmek pek o kadar kolay değil. Deborah vaktinden önce gelişmiş, duyarlı kişiliğin ve yaşadığı ikinci dünya savaşı travmasının da etkisiyle kendisine Yr adında bir gezegen yaratır, o gezegende saçları ve gözyaşları ateşten sürekli düşen bir tanrı vardır örneğin. Gezegenin kraliçesi Deborahtır. Zamanla gezegen kraliçesine eziyet etmeye başlar. İki dünya arasında sıkışıp kalan Deborah için katlanılması çok güç günler başlar. Deborah’ın zengin düş gücü, zekâsı, espri anlayışı, akıl hastanesindeki yaşam çok ilgi çekici. Akıl hastalarına bakış açınızı değiştirebilecek içten bir anlatım. “Ben kendi gözümün içindeki saç teliyim” diyecek kadar da incelikli.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
19/8/2008 - “Aut tunc aut nunquam”(ya şimdi ya da asla)

Kitabın Adı: Afrodit’in baş kaldırsı (Tunc ve Nunquam) Kitabın Yazarı: Lawrence Durrell Çeviren: Aslı Biçen Ayrıntı yayınları /505 sayfa Edebiyatseverlerin belleklerinde silinmeyecek izler bırakan İskenderiye Dörtlüsü ve Avingnon Beşlisi’nin yazarı Durrell, okurları, Afrodit’in Başkaldırısı ile, yeniden keyifli bir okuma serüvenine sürüklüyor. Merlin adlı uluslar arası bir şirket romanın odağını oluşturuyor. Kral Arthur efsanelerinde geçen; babası şeytan, annesi iyi kalpli bir kadın olan büyücü Merlin’in ismi böylesi bir şirkete tesadüfen verilmiş olamaz elbette. Şirket olağan üstü bir güce sahiptir, tüm yeryüzünü etkileyebilecek dev bir organizmadır adeta. Yetenekli insanları bünyesinde toplar onlara maddi anlamda büyük olanaklar sağlarken karşılığında tek bir şey istiyordur: Özgürlüklerini! Firma o kadar büyük ve etkilidir ki artık neredeyse sahiplerinin bile kontrol edemediği bir deve dönüşmüştür. Felix yetenekli bir bilim adamıdır. Bellek makinesi üzerinde çalışmaktadır. Firma onun tüm çizimlerini ele geçirmiş ve artık ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu noktada Benedicta devreye girer; firmanın sahiplerinden birisidir. Felix’i firma için çalışmaya ikna eder ve evlenirler.Trajedi başlar... Roman katmanlı bir yapıya sahip. Bu yüzden konuyu özetlemeye çalışmak kitaba haksızlık olacak inancındayım. Kapitalizm, ölüm, aşk, gerçeklik, zaman, sanatsal yaratı arzusu sorgulanıyor. Aforizma niteliğinde cümlelere bolca rastlanıyor.Altı çizilecek pek çok satır. Romanın bilimkurgu öğeleri içerdiği söyleniyor. Bellek makinesi, insana çok benzeyen, düşünen bir robot, otomobilde seyahat ederken kullanılan telefon gibi öğelerle bu görüş desteklenebilir. Ancak özellikle bilimkurgu olsun diye değil bence. Anlatımı güçlendirici unsurlar. Ayrıca yazarın bilim konusundaki birikimini gözler önüne serme arzusu da olabilir. Deterjan yapımından mumyacılığa kadar pek çok teknik detay yer alıyor romanda. Özellikle robotun yapım aşaması ustalıkla anlatılıyor. Ayrıca kitapta anlatılan olayların geçtiği zamana göre olağanüstü sayılabilecek kimi durumlar günümüzde olağan hale gelmiş çoktan. Firmanın tepesinde bulunan Julian büyük bir iktidara sahipken cinsel iktidarsızlıktan muzdariptir. Babası tarafından kız kardeşine duyduğu aşk yüzünden hadım edilmiştir.Buna benzer pek çok çelişki; psikolojinin ilgi alanına giren çözümlemeler.
Romanda ele alınan ana temalardan birisi kapitalizmdir. Merlin adında ki firmadan yola çıkılarak tüm dünyaya hükmetmeye çalışan hırslı insanların giderek insani olandan uzaklaşması ustaca işlenmiş bu açıdan bakıldığında kapitalizmi eleştiren bir eser. Ancak alternatif olarak komünist ekonomiyi sunduğu yanılgısına da düşmeyelim. Yazara göre piyasa koşullarını emek sermaye gibi kavramlarla açıklamak tavla kuralları ile satranç oynamaya benziyor. Ölüm sorgulanan temel kavramlardan birsi ve yaşantının asıl sahibinin o olduğu vurgulanıyor. Tüm insanların temel çelişkisinin;ölümün varlığını bilerek yaşamaya çalışmak olduğu anımsatılıyor. Ölümden korktuğumuz kadar aslında ona kavuşacağımız anı sabırsızlıkla beklediğimiz sonucuna da varılabilir. Ölüm korkusu ve bir an önce bu korku ile yüzleşme ve tanışma arzusu. Ölümün mutlak kesinliği ve gerçekliği karşısında tutunmaya çalıştığımız her şeyin aslında geçersizliği.. “Buna inanamıyoruz değil mi? Hepimizin mahkum olduğuna, bunun yalnızca bir zaman meselesi olduğuna inanamıyoruz. Ölüm diğerlerinin bir parçası olarak kabul ettiğimiz şey. Neden bizim de başımıza geleceğini kabul edemiyoruz? Beklemenin verdiği sıkıntı! İnsan ona koşmak onu atlatmak istiyor. İşte! Onu avutmak için yapabileceğin hiçbir şey yok; ne aşk ne uyuşturucu işe yaramıyor.” Syf. 450
“Ölmek biraz da çiçek açmaktır.”(Syf 297) “Yaşam bir imgedir, her şey onun yansımasıdır. Bütün nesneler yavaş yavaş birbirine dönüşür – ölü adam ölü ağaca, ölü kayaya, üzüme, humusa, esmer kuma, suya, buluta, havaya, ateşe… Bir çözülme değil bütünlenme hareketi.”(Syf. 50) derkende aslında ölümün son olmadığı ölümden sonra varlığına farklı biçimlerde devam edeceğine duyulan temenni dile geliyor. Romanda sorgulanan kavramlardan biriside gerçeklik olgusu.Gerçeğin tek bir halinin olmadığını söylerken gerçeklik kavramı ile ilgili pek çok aforizma üretmekten de geri kalmıyor. Zaten gerçeği bozarak bir roman ortaya çıkarmış yazar. Belleği olan bir robot. Aşık olunan ama ölmüş olan Iolantha’yı yeniden yaşama dönüştürme çabasıdır karşımıza çıkan. Aşk reçete değildir ama bilimsel bir itki gibi görünüyor kimi zaman. "Ey sıkıntı sıkıntı, sanatların anası!”(Syf. 358) Durrell, can sıkıntısını oyalamak için başyapıtlar üreten bir yazar. İnsan kişiliğini tüm yanları ile irdeleyen, en olmadık görünen ilişki biçimlerini olağan kılan, gözler önüne seren bir yazar.Onun karakterleri ne iyidir ne de kötü.Hepsinin kızılacak yanları vardır,hatta dehşetengiz tarafları ama aynı zamanda sevilmeyi hak eden kişilerdir. Yazarın dünyanın farklı bölgelerinde geçen yaşamı ve deneyim zenginliği romanlarının başarısının temelinde yer alıyor bence. Üstelik asla umutsuz biri değildir Durrell; yaşamaktan büyük bir keyif aldığını düşünüyorum onun kitaplarını okurken. Çünkü insan ruhuna ızdırap veren tüm kalıpları pek de ciddiye almamaktadır. Kendi koşullarını yaratmasını bilen ve kurallarını ortaya koymaya çalışan bir iradenin yansımaları eserlerinde belirgindir.
 ...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
18/8/2008 - AFRODİT'İN BAŞKALDIRISI
 “Gerçeklik en çok yokluğu ile göze çarpan şeydir” Syf.14 “Eğer cinsel alışkanlıklara, diyelim ki bir tornacının yaptığı oyuncaklara verdiği o kesinliği kazandırabilseydik aşk mutsuzluklarının çoğu engellenebilirdi.” Syf.27 “Şiir şerdedir derdi Caradoc!” Syf.49 “Yaşam bir imgedir, her şey onun yansımasıdır. Bütün nesneler yavaş yavaş birbirine dönüşür – ölü adam ölü ağaca,ölü kayaya, üzüme, humusa,esmer kuma, suya, buluta,havaya,ateşe…Bir çözülme değil bütünlenme hareketi.” Syf.50 “Nede olsa yarattığımız kahramanlar hep bize benzer. Bir Caligula ya da bir Napoleon tarihimizin yağlı, bozuk dokusunda kocaman, acılı bir doğum lekesi bırakırlar. Daha doyuma ulaşmadık mı? Bütün bunları hak etmiyor muyuz? Bilimsel görüşe gelince; geçici geçerlilikleri alıp onların evrensel doğrular olduğunu söyleyen görüştür bu. Ama fikirler kadın giysileri ve zengin hastalıkları gibi modaya göre değişirler. İnsan, tıpkı şempanze gibi bir şey üzerinde uzun boylu yoğunlaşamaz; esner hava değişikliği ister. İşte bir Descartes ya da bir Leibniz onun ilgisini başka yöne çekmek için doğmuştur. Bir film yıldızı adayı yetebilirdi ama yo, zavallı doğa daha fazlasını vermek zorunda kaldı. Bizden seyyah olmamız beklenir; arayış içinde olmamız; ama aslında çok azımız öyledir. Çoğumuz sebzeyiz, kaytarıcılar, yol kenarına düşüp kalanlar. İnsan miskinliği yüzünden bütün büyük kozmolojiler geçerliliklerini yitirip malul hastaneleri, zayiat temizleme istasyonları halini almışlardır.” Syf 70-71 “Belleğin ve onun o uzun kendini besleme sürecinin en kötü yanı, geçici bir nedensellik hareketini gördüğümüz yada gördüğümüzü sandığımız kesişme noktalarını ıskalayabilmesidir. Bunu saç tarar gibi çözüp atmak istemek şımarıklık mı?” 79 “Eğer tutkuyu aşırıya kaçırırsan basit bir mistizme yuvarlanmaya mahkum olursun” 120 “Belki de aşk, yolculuk, oyun arkadaşı olarak seçmek zorunda kaldıklarımız iç çirkinliğimize –yetersizliklerimizin toplamına- en uygun olanlardır” 123 “Ama aşk bir gerçektir, reçete değil” 133 “Eskimeyen tek şey zaman” 136 “Bu konuşan ben değilim, Tanrım: Konuşan kültürüm.” 153 “Ne kadar uğraşırsan uğraş, delilik, mutluluk ya da ölüm için bir açıklama bulamazsın.” 153 “Geleceği şimdiyle üretiriz; bugünün düşleri yarının gerçekleridir. Bütün felaketler tedbirsiz düşlerden doğar. Uyduruk saflıktan uzak düşler geleceğin yapısını tam anlamı ile çürütürler.” 154 “Hayal gücünün yelkenleri beyler talihin rüzgarıyla şişer.” 154 “İnsanın çözümleme yapmadan sevebileceğine inanıyorum- yine de fazla çözümleme yapmak sevgiyi sekteye uğratabilir: ama burada yalnızca doyum yer vardı; benliğin ölümü çok uzaklarda gösteren o görkemli teslimiyetine. İşte ölüm buydu!” 172 “İnsan dikkati kırılgan ve sonludur; hakim olunamaz, rüşvet verilemez, her zaman değişir.” 259 “Şimdiki zamanın çok hızlı geçtiği söylenir. Bense bizi mahveden şeyin geçmiş zaman olduğunu düşünüyorum.” 266 (Flaubert’den alıntı) “Ölmek biraz da çiçek açmaktır.” 297 “Her salak birisi için dahidir sanırım.” 299 “Bilmeyi ne kadar çok bilirsek, hissetmeyi o kadar az hissediyoruz.” 299 “Hiç kimse sevgisini kendi bildiği tarzdan başka türlü gösteremiyor. Sıra dışı, sapkın, ya da başka türlüyse ne yazık.” 306 “Hiçbir şey gizli değildir, hiç sır yoktur. Ama insanlara ancak onların zaten bildikleri şeyleri söyleyebilirsin. İnsanı çileden çıkaran da bu. Hem bilseler bile bildiklerinin farkında olmayabilirler. İşte sanatın kuru pilleri de böylelikle sarsıntı yaratır. Burada yapılan her şey bir kendini tanıma alanı yaratmak için yapılır Yansıyan ışık izleyicinin üzerinde dalgalanır, izleyici görürü, gören birisi olur, kendini görür.” 320 “Kendimizi dedi ufacık bir zerremizi bile keşfetmek için ne kadar az zamanımız var; yaşam bu acıklı ten ve kas mantosu altında ne kadar güvenilmez; ama insanlar kaşarlanmış bir orospu gibi yakalarını bırkamayan ölüme rağmen özgür iradeden söz etmeyi sürdürüyorlar! Bir atarfda kurşun gibi çeken mezar, diğer taraftaysa bu düşünceyi, dayanamadığı yok olma düşüncesini kafasından uzaklaştırmak için yaptığı o koskaca taş ya da kağıt yapılar.” 353 “Ey sıkıntı sıkıntı, sanatların anası!” 358 “Düşler gündelik hayatın, içine bir miktarda şiir eklenmiş nesridir.” 369 “Aşk kompartımanlara ayrılmıştır, yoksa evrensel bir hastalık olmazdı. Bunu ifade edebilecek tek bir kelime olması çok aptalca. Diğer çeşitlerini anlamak için onlar da çok yetersiz- saygı sevecenlik, şefkat, beğeni gibi. Henüz hiçbir dilde sınıflandırılmamış” 397 “Bazı şeylerin mantığı yüzünden dişilere has kıskançlık yapma hakkından vazgeçmek bir kadının başına gelebilecek en kötü şey.” 411 “Freud tek mutluluğun çok eski bir dileğin gecikmeli de olsa yerine gelmesi olduğunu söyler ve ekler: ‘işte bu yüzden zenginlik pek mutluluk getirmez; para çocukluktan kalma kalma bir dilek değildir’.” 419 “Ne derlerse desinler her zaman eylem düşünceden önce gelir; bir eylemin doğru ya da yanlış olduğuna hep geri dönüp düşündüğümüzde karar veririz.” “Tuhaf kendimize ne sabit özellikler yüklüyoruz. Aslında diğerlerinin bizim için düşündüklerinden başka bir şey değiliz. Diğerlerinin izlenimleri toplamı.” 449 “Buna inanamıyoruz değil mi? Hepimizin mahkûm olduğuna, bunun yalnızca bir zaman meselesi olduğuna inanamıyoruz. Ölüm diğerlerinin bir parçası olarak kabul ettiğimiz şey. Neden bizim de başımıza geleceğini kabul edemiyoruz? Beklemenin verdiği sıkıntı! İnsan ona koşmak onu atlatmak istiyor. İşte! Onu avutmak için yapabileceğin hiçbir şey yok; ne aşk ne uyuşturucu işe yaramıyor.” 450 “Bütün mesele zamanın mekanı doğurduğu halde mekanın zamanı öldürmesi.” 466 ...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
kurşun kalemle yazıyorum,silinip gitsin isterse.kalıcı olmaya çalışmak gülünç geliyor bana.ellerimizden akıp gidiyor yaşamlar,yaşadığımızı sanıyoruz bir müddet,oysa geriye kalan yalnızca yanılsama...
Kategoriler
denemeleredebiyatgüncel /gündemmüzikokuduklarimdan şiir seckisi
Arkadaşlarım
tiananmenian kahkaha ticaretliseliyiz insancayasamak neksi kenanyucel tehlikelioyunlar systemfailed Gladiox albatrosunguncesi FrederichNietzsche denizsuyukasesi vengisu herseyzor PerihanBaykal unutmadefteri erguvanlar sanategitimi karlitorosdaglari sonsuzruh ajitasyonbaharlar yaziodasi romankitapozetleri
|