kurşunkalem

18/11/2008 - MASUMİYET MÜZESİNE SIRADAN OKUR GÖZÜYLE BİR BAKIŞ

Kategori: edebiyat

 

 Masumiyet Müzesi’ne başlamadan önce, romanla ilgili olumlu ya da olumsuz hiçbir eleştiri okumamaya özen gösterdim. Çünkü etki altında kalmadan, kendi beğenilerimle değerlendirme yapmak istiyordum. Nostalji yüklü kapak fotoğrafı ve 592 sayfalık hacmi ile oldukça iddialı görünen bir kitap ama bu görüntü hacmin ötesine geçemiyor ne yazık ki.

 

 Kar, yazarın ilk ve son siyasi romanı idi, Masumiyet Müzesi’de ilk (ve bence son olması gereken) aşk romanı. Orhan Pamuk nasıl ki siyasi romanım dediği Kar’da okurlarını hayal kırıklığına uğrattıysa, aşk romanında bu hayal kırıklığı daha da derinleşiyor...

 

 Kara Kitap, Yeni Hayat ya da Benim Adım Kırmızı’da ontolojik kaygılar  güden iç içe geçmiş fantastik öyküler, tarihe yapılan yolculuklar dimağda hoş bir tat bırakıyordu. Masumiyet Müzesi’nin ise ilk üç yüz sayfası neyse ama son üç yüz sayfası tam bir işkenceye dönüşüyor. Altı çizilmeye değer birkaç cümle arıyor gözlerim, anlam ya da biçim yönünden özgün bir cümle arıyorum ama ne yazık ki “mutluluk sevdiğine sahip olmak demek değildir, sevdiğine yakın olmaktır” türünden beylik bir cümle dışında dikkate değer bir cümle bulamıyorum.

  Aşk hikâyesini sarmalayan dönem hikâyeleri, daha doğrusu dönemsel detaylar bıktıracak boyutta. Yazarın belleğinde az da olsa iz bırakmış aklına gelen pek çok kavram farklı başlıklarla ele alınmış. Asıl hikâye zaten inandırıcılıktan yoksun olduğu gibi ilgi de çekmiyor.

 Kemal ve Füsun arasındaki Türk filmi tadındaki aşk romanın ana konusu olmakla birlikte her fırsatta cumhuriyete yönelik eleştirel bakış açısı dikkat çekiyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Nişantaşı çevresinde yerleşik olan Türk burjuvazisinin özellikleri sık sık karşımıza çıkıyor.

 

  Modernlik, modernleşme, bekâret gibi kavramlar toplumda yer aldığı haliyle sorgulanıyor. Ancak yazarımız bunu yaparken içinde bulunduğu topluma ne kadar hitap edebiliyor? Elbette yazar eserinde temaları istediği şekilde ele alabilir, tüm toplumu kapsayacak istatistikî bilgiler beklenmiyor zaten, ama Orhan Pamuk’un diğer romanlarında da olan iğretilik bu romanda iyice açığa çıkıyor.

 

 Kemal ve Füsun arasında, bir buçuk aydan bir gün eksik süren sevgililik dönemlerine ait bildiğimiz en belirgin şey bolca öpüştükleri ve seviştikleri. 30 yaşında nişanlı bir adam, 18 yaşında güzel bir genç kız durmadan sevişirler. Ne  konuşurlar aslında bunu pek bilmeyiz, birbirlerinin tenine mi aşık olmuşlardır derken araya yıllar süren bir ayrılık girer ve Kemal adeta cinsiyetsiz bir varlık halini alır, artık ne öpüşme ne de sevişme onun için söz konusu değildir, yaşamadan elini eteğini çekerek evlenmiş olan Füsun’un yaşamında bir yer alabilmek için her yolu deneyen çilekeş, adeta derviş, müzesi için eşya biriktiren aşık bir Kemal. Füsun’un pamuklu beyaz donuna kadar o aşka değen-bulaşan, yanından geçen ne varsa müzedeki yerini alır. Modern bir aşk masalı için gereken tüm trajedi öğeleri mevcuttur. Bekâret bozma, terk, aldatma, evli kadın-nişanlı adam, fakir kız-zengin adam. Her şeye rağmen bitmeyen bir aşk. Yıllarca süren bir eziyet ve mutlu son geldi derken trafik kazası ve Füsun’un ölümü ile trajedi tamamlanır.(Aslında kör de olabilirdi Füsun. Görebilsin diye Kemal gözlerini de verebilirdi.)  

 

İlk bölümde okur bu aşkı tensel bulur ama bu düşüncesi yüzünden daha sonra cezalandırılır. Sonraki bölümlerde kazara değen parmakların teması ile yetinen aşıklar uhrevi bir masumiyet halesi ile bezelidir. Böylece biz zavallı okurlar anlarız ki aşk tensel değildir, dervişane bir durumdur. Geriye kalan tüm dünyadan ve yaşamdan elini eteğini çekerek ayrı düştüğün sevgilin için koca bir ömrü harcarsın, üstelik sevgilinde harcar, hatta harcamakla kalmaz kazada ölür, müze kurarsın ve ben yinede mutluydum, çok mutluydum dersin. Elbette aşkta aykırılık kadar olağan bir şey söz konusu olamaz ama bu romanda ki aşk inandırıcılıktan uzak, gereksiz eşya ve detay betimleri arasında, gereksiz dönem hikâyeleri arasında boğulmuş,aşk olmaktan çıkmış bir aşk. Öyle ki 600 sayfalık kitabın sonunda biz hala Kemal ve Füsun nasıl kişilerdir bunu bile anlayamıyoruz.

 

 Son olarak Orhan Pamuk’un eşyanın markasını belirtmekteki abartılı tutkusu bu romanda da kendisini gösteriyor. Bir yere kadar kolonya, ciklet, kalem markaları hoşa gidiyor, ne dikkatli bir yazar dedirtiyor ama her kitapta daha da abartılı bir şekilde karşımıza çıkan bu tutku komik bir hal alıyor. Ayrıca Türk filmi severler Memduh Ün’ün kendi çektiği filmlerde kısa da olsa bir rol aldığını bilir. Orhan Pamuk kendi romanında kendisine yer veriyor, tuhaf, sessiz, asık suratlı genç Orhan, Kemal’in nişan törenindedir. Romanın sonunda da can alıcı itirafı Kemal Orhan Pamuk’a yapar. “Ben çok mutluydum” der.

 

  Okunulmaması hiçbir şey kaybettirmeyecek okunması ise sinirlerinizde tahribata yol açabilecek bir kitap bence. Hiçbir şekilde yazara saygısızlık ya da haksızlık etmek istemem ancak Masumiyet Müzesi hakkındaki düşüncelerim, tüm iyi niyetli çabalarıma karşın bu yönde gelişti.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

kurşun kalemle yazıyorum,silinip gitsin isterse.kalıcı olmaya çalışmak gülünç geliyor bana.ellerimizden akıp gidiyor yaşamlar,yaşadığımızı sanıyoruz bir müddet,oysa geriye kalan yalnızca yanılsama...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

Uluer Aydoğdu
kahkaha
tehlikelioyunlar
toplumvetarih
Blogcu Yardım
sanategitimi
Kitap Özeti
erguvanlar
ticaretliseliyiz
neksi
yaziodasi
kenanyucel
frederichnietzsche
ajitasyonbaharlar
sonsuzruh
insancayasamak
perihanbaykal
systemfailed
tiananmenian
albatrosunguncesi
gladiox
vengisu
herseyzor
unutmadefteri
romankitapozetleri