kurşunkalem

18/11/2008 - MASUMİYET MÜZESİNE SIRADAN OKUR GÖZÜYLE BİR BAKIŞ

Kategori: edebiyat

 

 Masumiyet Müzesi’ne başlamadan önce, romanla ilgili olumlu ya da olumsuz hiçbir eleştiri okumamaya özen gösterdim. Çünkü etki altında kalmadan, kendi beğenilerimle değerlendirme yapmak istiyordum. Nostalji yüklü kapak fotoğrafı ve 592 sayfalık hacmi ile oldukça iddialı görünen bir kitap ama bu görüntü hacmin ötesine geçemiyor ne yazık ki.

 

 Kar, yazarın ilk ve son siyasi romanı idi, Masumiyet Müzesi’de ilk (ve bence son olması gereken) aşk romanı. Orhan Pamuk nasıl ki siyasi romanım dediği Kar’da okurlarını hayal kırıklığına uğrattıysa, aşk romanında bu hayal kırıklığı daha da derinleşiyor...

 

 Kara Kitap, Yeni Hayat ya da Benim Adım Kırmızı’da ontolojik kaygılar  güden iç içe geçmiş fantastik öyküler, tarihe yapılan yolculuklar dimağda hoş bir tat bırakıyordu. Masumiyet Müzesi’nin ise ilk üç yüz sayfası neyse ama son üç yüz sayfası tam bir işkenceye dönüşüyor. Altı çizilmeye değer birkaç cümle arıyor gözlerim, anlam ya da biçim yönünden özgün bir cümle arıyorum ama ne yazık ki “mutluluk sevdiğine sahip olmak demek değildir, sevdiğine yakın olmaktır” türünden beylik bir cümle dışında dikkate değer bir cümle bulamıyorum.

  Aşk hikâyesini sarmalayan dönem hikâyeleri, daha doğrusu dönemsel detaylar bıktıracak boyutta. Yazarın belleğinde az da olsa iz bırakmış aklına gelen pek çok kavram farklı başlıklarla ele alınmış. Asıl hikâye zaten inandırıcılıktan yoksun olduğu gibi ilgi de çekmiyor.

 Kemal ve Füsun arasındaki Türk filmi tadındaki aşk romanın ana konusu olmakla birlikte her fırsatta cumhuriyete yönelik eleştirel bakış açısı dikkat çekiyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Nişantaşı çevresinde yerleşik olan Türk burjuvazisinin özellikleri sık sık karşımıza çıkıyor.

 

  Modernlik, modernleşme, bekâret gibi kavramlar toplumda yer aldığı haliyle sorgulanıyor. Ancak yazarımız bunu yaparken içinde bulunduğu topluma ne kadar hitap edebiliyor? Elbette yazar eserinde temaları istediği şekilde ele alabilir, tüm toplumu kapsayacak istatistikî bilgiler beklenmiyor zaten, ama Orhan Pamuk’un diğer romanlarında da olan iğretilik bu romanda iyice açığa çıkıyor.

 

 Kemal ve Füsun arasında, bir buçuk aydan bir gün eksik süren sevgililik dönemlerine ait bildiğimiz en belirgin şey bolca öpüştükleri ve seviştikleri. 30 yaşında nişanlı bir adam, 18 yaşında güzel bir genç kız durmadan sevişirler. Ne  konuşurlar aslında bunu pek bilmeyiz, birbirlerinin tenine mi aşık olmuşlardır derken araya yıllar süren bir ayrılık girer ve Kemal adeta cinsiyetsiz bir varlık halini alır, artık ne öpüşme ne de sevişme onun için söz konusu değildir, yaşamadan elini eteğini çekerek evlenmiş olan Füsun’un yaşamında bir yer alabilmek için her yolu deneyen çilekeş, adeta derviş, müzesi için eşya biriktiren aşık bir Kemal. Füsun’un pamuklu beyaz donuna kadar o aşka değen-bulaşan, yanından geçen ne varsa müzedeki yerini alır. Modern bir aşk masalı için gereken tüm trajedi öğeleri mevcuttur. Bekâret bozma, terk, aldatma, evli kadın-nişanlı adam, fakir kız-zengin adam. Her şeye rağmen bitmeyen bir aşk. Yıllarca süren bir eziyet ve mutlu son geldi derken trafik kazası ve Füsun’un ölümü ile trajedi tamamlanır.(Aslında kör de olabilirdi Füsun. Görebilsin diye Kemal gözlerini de verebilirdi.)  

 

İlk bölümde okur bu aşkı tensel bulur ama bu düşüncesi yüzünden daha sonra cezalandırılır. Sonraki bölümlerde kazara değen parmakların teması ile yetinen aşıklar uhrevi bir masumiyet halesi ile bezelidir. Böylece biz zavallı okurlar anlarız ki aşk tensel değildir, dervişane bir durumdur. Geriye kalan tüm dünyadan ve yaşamdan elini eteğini çekerek ayrı düştüğün sevgilin için koca bir ömrü harcarsın, üstelik sevgilinde harcar, hatta harcamakla kalmaz kazada ölür, müze kurarsın ve ben yinede mutluydum, çok mutluydum dersin. Elbette aşkta aykırılık kadar olağan bir şey söz konusu olamaz ama bu romanda ki aşk inandırıcılıktan uzak, gereksiz eşya ve detay betimleri arasında, gereksiz dönem hikâyeleri arasında boğulmuş,aşk olmaktan çıkmış bir aşk. Öyle ki 600 sayfalık kitabın sonunda biz hala Kemal ve Füsun nasıl kişilerdir bunu bile anlayamıyoruz.

 

 Son olarak Orhan Pamuk’un eşyanın markasını belirtmekteki abartılı tutkusu bu romanda da kendisini gösteriyor. Bir yere kadar kolonya, ciklet, kalem markaları hoşa gidiyor, ne dikkatli bir yazar dedirtiyor ama her kitapta daha da abartılı bir şekilde karşımıza çıkan bu tutku komik bir hal alıyor. Ayrıca Türk filmi severler Memduh Ün’ün kendi çektiği filmlerde kısa da olsa bir rol aldığını bilir. Orhan Pamuk kendi romanında kendisine yer veriyor, tuhaf, sessiz, asık suratlı genç Orhan, Kemal’in nişan törenindedir. Romanın sonunda da can alıcı itirafı Kemal Orhan Pamuk’a yapar. “Ben çok mutluydum” der.

 

  Okunulmaması hiçbir şey kaybettirmeyecek okunması ise sinirlerinizde tahribata yol açabilecek bir kitap bence. Hiçbir şekilde yazara saygısızlık ya da haksızlık etmek istemem ancak Masumiyet Müzesi hakkındaki düşüncelerim, tüm iyi niyetli çabalarıma karşın bu yönde gelişti.

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/8/2008 - İLAH BERK'LE YAPILAN SÖYLEŞİ

Kategori: edebiyat

NTVMSNBC'den Yasemin Arpa'nın Eylül 2006'da İlhan Berk ile yaptığı bir söyleşi.

 

Bir gün Eleni geliyor

Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor

 

 

İSTANBUL - Kendini sayılardan "3"e, harflerden "f"ye benzeten bir şairi görmek düşümdü; daha fazla ertelemedim, gerçeğe dönüştürdüm. "Sonra diye bir şey yoktur. "Tarih dışıdır sonra" diyen bir şairi görmeyi daha fazla ertelemek tarih dışına çıkmak olacaktı. 88 yaşında hâlâ şiire çalışan ve "dururum herhalde aşka / herhalde oraya" dizelerindeki sözünü tutan, 24 yaşındaki sevgilisiyle "aşka duran" şair İlhan Berk'i sizinle paylaşmak istedim.

 

ŞİİRDE BOMBALAR SIRALAMAK GEREK!

Cahit Sıtkı Tarancı şiiriniz için 'her mısrada bir cigara yaktırıyor' demiş. Ben de şiirlerinizi okuduğum zaman çok heyecanlanıyorum. Ama sigara içmediğim için de ne yapacağımı bilmiyorum. Ne tavsiye edersiniz?

 

Çok güzel... Şimdi çok ilginç birşey o. Bir şairin halinden bir şair daha kolay anlıyor. 1955'ler yahut 57'ler olabilir. İstanbul'da Beyoğlu'nda Salah Birsel'le dolaşıyorum. Cahit Sıtkı'ya rastladık; ben tanımıyorum onu. Salah Birsel beni tanıttı. Adımı söyleyince birdenbire dedi ki, "Kardeşim," "sen her mısrada bir cigara yaktırıyorsun". Bu çok önemli bir şey. Bunu bir şair kavrayabiliyor. Demek ki o zamana kadar yazılan şiirlerde- hâlâ da öyledir ya- bir şiir, bir mısra arka arkaya gelir. Benim o zaman bulduğum teknik ki onu Fransa'da çok sevdiğim Apollinaire diye bir şair vardı, onda fark ettim, dizeleri arka arkaya getirmiyor; aralara boşluklar bırakıyor, atlaya atlaya gidiyor. Benim tekniğim yeniydi. Bu teknik Cahit Sıtkı'yı ilgilendirmiş.

 

Beyazdı. Beyaz bir su, kocaman, eski

Düşendim ben öpüşünün balkonların-

dan. Vurmuş göğüme yatıyordu Çılgın.

 

Şiiriniz çok heyecanlandıran ve şaşırtan bir şiir.

 

Şiir şaşırtmalıdır derim, doğal olarak. Tabii heyecanlandırmalı da. Okur için ve benim için bu önemli bir şey. Bu kolay değildir; bir şiirin heyecanlandırması. Böyle bir şiir yazmak gerekiyor. İlk anda ben şiirimin şaşırtıcılığına inandım. Şaşırtan şiirleri yazmaya çalıştım. Şimdi de doğal olarak devam ediyorum. Şiirin öyle yerleri olmalı ki, okurken bile şiire bombalar sıralamak gerek. Yani öyle bir tekdüzelik değil de birdenbire bir yerlere atlamalı. Birdenbire şiir kendini değiştirmeli, birdenbire okuru şaşırtmalı.

 

Böyle söylediğinizde şiiri 'us'la yazılan birşeymiş gibi algılamak gerekiyor. Ama şiirde 'us'u dışlamaktan yanasınız. Bu bir çelişki değil mi?

 

Usun şiirdeki yeri benim gözümde çok azdır. Çünkü usun girdiği yerde heyecan, şaşırtma pek olmaz. Şiir şaşırtmalı dediğim zaman usu bir kenera atalım demiyorum. Gerektiğinde kullanıyorum usu. Çünkü us girdiği zaman her şey anlaşılır oluyor. Diyelim bir Orhan Veli şiirini okuduğunuz zaman baştan sona anlarsınız ilk ağızda. Ben böyle bir şeyi düşünmüyorum. Şiiri ikide bir şaşırtmalı, düşündürmeli diyorum.

 

Şair İlhan Berk'i neler şaşırtıyor?

Gittikçe şaşırtan şeyler azalıyor benim için. Bu kadar yaşayınca... Şaşırtan şeyleri arıyorum. Yaşlı bir şair var, çok seviyorum şiirlerini, kapalı bir şiir. Yakınlarda öldü bir kaç yıl önce. Bir lafı var diyor ki, "Şairin hiçbir şeyi yoktur. Bir ünü vardır. O da ohhoooooooo" diyor. Öyle. 

Şimdi 1994'te Fransa'da kitabım çıktı. 95'te İspanya'da kitaplarım çıktı. Son olarak yine İspanya'da 4. kitabım çıktı. Geçen yıl da Amerika'da bir kitabım çıktı; seçme şiirler. İspanya'da çıkanlar; seçme şiirler. Ekim'de de seçme şiirler İngiltere'de çıkacak. Ne diye anlattım bunları sana?. Haa... Şimdi Almanya Heidelberg'e çağırdılar beni. Sonra da Hamburg'a da gideceğim.

 

Şiirlerinizin Türkiye dışında çevriliyor ve okunuyor olması neler hissettiriyor?

 

İspanya'da tanınıyorum. Şairlerin hayatı hep böyledir, kim okur, kim sever bilmezsiniz.

 

Böyle bir merakınız vardır ama.

 

Şimdiye kadar olan merakımdan biliyorum ki kitaplarım oralarda tekrar basılmıyor. Bir İngiliz için bir Alman için bir İlhan Berk kimdir? Orada kitap çıkıyor, belki bir yirmi kişi ilgileniyor.

 

Şair İlhan Berk'i nelerin şaşırtığını konuşuyorduk...

 

Azaldı... İlgi alanlarım azaldı çünkü. Bütün ilgiyi şiire gösteriyorum. Ondan başka birşeyle ilgilenmiyorum.

 

Şimdi 24 yaşında bir sevgilim var

 

Sizin şiirinizde beni çarpan, etkileyen şeyin ne olduğunu düşünürken şu sonuca vardım. Siz 'nesne öznesine karşı gelmesini bilmeli' diyorsunuz. Çok etkilendiğim, nesnenin özne yerine geçtiği dizeleriniz var:

"Gece burada uyuyor."

"Güneş uzanırdı."

 

Benim laflarım mı bunlar?

 

Kitaplarınızdan alıntı yaptım...

"Bir uyku, balkona yaslanıyor"

 

Müthiş!

 

"Yağmur, haritayı açıp nereden başlayayım diyor."

"Bir ağaç öne çıkıyor, bir şey söylemek istiyor."

"Dolaşmaya çıkmış deniz kıyısı kendine yeni yerler arıyor"

Çok ilginç!

 

Bodrum benim yazı odamdır

 

Unutuyor musunuz şiirlerinizi?

 

Bunları faksla bana. Unutma. Sizi alıp götüren bir şey özne. Ama öznenin ikide bir nesnenin önüne çıkması kullanılmasından rahatsızlık da duyuyorum. Özne yer değiştirmeli nesneyle. Öznenin başa geçmesini geciktirmeliyiz. Böyle bir şiir yapısı içinde zikzaklar oynayabilsin istiyorum.

 

Şaşırtıcılığı sağlayan şeylerden biri de bu sanıyorum.

 

Böyle bir boşluk da isterim. Aransın biraz diye. Ne demek istiyor bu adam diye...

 

Şiiriniz üzerine düşünürken şiirinizi masalsı bulduğumu da söylemeliyim.

 

Masalsı mı?

 

Evet masalsı ve sözcüklerinizin uzun gölgeleri olduğunu düşünüyorum.

 

Çok güzel. Boş kâğıt var mı, yazsana oraya bu söylediklerini.

 

Yazdım.

Verir misin onu bana? Evet. Sözcükler üzerine yazıyorum da bunu orada kullanabilirim.

 

Sevdiğim şairlerin çoğu öldü

 

Benim gölge olarak düşündüğüm, imgeler ve çok anlamlılık olabilir mi?

 

Bir okuyuşta kendini bitiren bir şiir değil... Öyle bir şiir yazdığımı sanıyorum. Tabii öyle şiirlerim de var. Bugün öyle düşünüyorum daha çok.

 

"Atımı istedim evin göğü gerindi" dizenizi okuduğumda, göğün çatısı benmişim de çatırdıyorum gibi geldi bana...

İlginç tabii. Mehmet Fuat çok severdi bu dizeyi.

 

Çağlar arasında mekik dokuyan bir şiir aynı zamanda sizin şiiriniz. "Unutmak yoktu, daha zaman bölünmemişti. Saydamdı, baktı mı görülürdü" diyorsunuz.

 

Daha çok "Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum'' kitabından.

 

Bazı dizelerinizi hayatımızla ilgili bir kilidi açabilecek güçte buluyorum. Bu o kadar çok ki sizde. Sizin de bazı sözlerinizi ve şiirlerinizi anımsamadığınızı görünce... Birden çok kişinin yaşamı var sanki sizde.

 

Güzel bir şey bunları görebilmeniz. Şair, köktenliği arıyor. Büyük bir kavrayışı yakalamak istiyor. Yeryüzünden böyle bir şeyin geçişini yakalamak istiyor. Çağı geçiyor mesela, o çağı yakalamak istiyor şair. Şimdi Lizbon'dayım Pessoa'nın yaşadığı kahveye gittim. Pessoa'nın yanında oturuyorum. Onunla çay içiyorum. Sonbahardı ama güneşli bir gündü. Bir kadın paltoyla geçti, müthiş giyinmiş. Heykele baka baka geçti. Birden bu kadın Pessoa'nın sevgilisi olabilir diye düşündüm.

 

Yaşayacağım kadar yaşadım

 

Neden?

Bilmiyorum. Çünkü dünya Lizbon denilen bir kenti öğreniyor. Bir adam var, "Lizbon'da yaşamıştı" deniyor ve şiirleri yayılıyor. Bu çok hoşuma gitti benim. Orada bir kenti temsil ediyor adam. O kahveye gidermiş her zaman. O kahveci de onun heykelini yaptırmış.

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/8/2008 - ABELARD / HELOİSE

Kategori: edebiyat


Ben böyle seviyorum işte
Zerafetini, gaddarlığını...
Olduğun şairi,
Olmadığın erkeği seviyorum
Bir zamanlar çocuk olduğun
Ve bir gün ceset olacağın için seviyorum
Heloise

...Tanrı beni bir şair, bir filozof olarak değil,
bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak.
Abelard

pek az insana nasip olmuştur,
sevdiğimiz gibi sevmek
pek azına nasip olmuştur...
istırap içindeysem de müteşekkirim.
acı içinde olmasam da şükran duyacaktım,
acımın sebebine sarılacaktım.

ayrılık, sevdanın türbesidir derler.
derler ki, uzun ayrılıklarda ölür gidermiş sevdanın sıcaklığı.
madem öyle, neden azalmadı aşkımız, bir nebze bile?
yokluğun durup dinlenmeden sevdamı hatırlatıyor sadece
düşünmüştüm ki, seni görmezsem eğer,
bir anı olursun, canım istedikçe belleğimde canlanan.
o da canım isterse...
ama ne oldu?
anılarıma gömdüm kendimi, teslim aldın benliğimi.
düşünmüştüm ki, oruç tutarım, çok çalışırım,
küçülür gidersin anılarımda.
oruçlar tuttum, gece gündüz çalıştım, durdum.
ne fayda! yalnızca senin gözlerini okuyorum kitaplarımda.

bu saplantı canımı sıkıyor, itiraf ediyorum.
sana rastlamadan önce yaptıklarıma döneyim diyorum.
aristo’yla kavgaya tutuşuyorum.
öğrencilerle noktanın virgülün tartışmasını yapıyorum.
şimdi de oturmuş güya St. Paul hakkında yazıyorum.
hepsi beyhude... hiçbir yararı yok! .
ne dualar, ne ağıtlar yardım edebilir, erkeğin kaybettiği erkekliğini geri getirmeye.
ah! ruhumun kırılgan kasesi, zavallı bedenim...
neden ‘ilk günah’ denen o bağnazlıkla sakatlandı gitti?
böylesine sadık olup hüznümü artırma.
gövden yapamaz belki ama,
bari düşüncelerinde ihanet et bana.
ben artık Abélard değilim ki...
sen de Héloise olma.
gücendir beni, bırak yabancılaşayım.
tanrım! nasıl da gıpta ediyorum,
sevgisi bizim gibi olmayanların mutluluğuna.

nedir şu tutkulu halim benim?
delikanlı heyecanıyla oturmuş yazıyorum.
insanın insana aşkı doruğuna vardığında,
yanılmıyorum, eminim böyle olduğuna.
kim yaşamışsa bu yoğun çılgınlık dakikalarını,
kim bu hain girdaba girip çıkmışsa,
dönüp durmuşsa kendi etrafında,
kim kimdir, ne nedir, unutuncaya kadar...
o aşağılık duygu kaplamışsa her yanını,
etleri kasılmışsa ölecek gibi,
gözleri yaşarmışsa heyecandan,
bilsin ki, aşkın hazzıyla kıvranmaktadır.

yine de tiksiniyorum bedensel aşktan.
tedavi olmuş değilim henüz.
aklım reddediyor onu,
yüreğimse bağışlıyor.

nasıl da uğraştım kendimce sana kara çalmaya...
aklımdan tüm kusurlarını tekrarladım, durdum.
yalan söylemiştin, hatırladım.
bir keresinde epeyce kabaydı davranışın...
bu da işe yaramadı.
hatalarında da sen vardın.
onları hatırlarken erdemlerin geliyordu aklıma,
güzelliğin canlanıyordu gözlerimde.
daha acısı, boynundaki o minicik beni hatırlıyordum...

adım filozofa çıkmıştır benim.
kendi tutkularını dizginleyemeyen şu koca filozofa da bakın!
sen de çevrenin en akıllı, en iyi yetişmiş kızlarından birisin, değil mi?
kilisenin demiyorum, dikkat et.
ikimiz de duygularımızın merhametine sığındık işte.
kafamızı çalıştıramıyoruz,
paçavraya dönen ruhlarımıza sahip çıkamıyoruz.
kalan azıcık aklımızı da kullanamıyoruz.

durup bir soluk almalı mıydık,
o girdaplara dalıp apaçık felakete sürüklenmeden önce?

bir erkek gibi konuşacağım şimdi; anlamaya çalış beni:
gözyaşlarını bir yana koy,
üstüne benimkileri de ekle.
bütün endişelerimizi, üpertilerimizi kat hepsine.
kıskançlığı, üzüntüyü hesaplamayı unutma.
güvensizliği, korkuyu da kat o hesaba.
şimdi topla bakalım hepsini, ne ediyor?
aşkın kısacık hazzıyla karşılaştır. değiyor mu?
aptallar iflasını isterdi bu hesapla.
peki biz ne demeye direndik,
elimize asla geçmeyecek bir şeyin hastalıklı bedelini ödemekle?

sıkıldın, değil mi? bakkal gibi yaptım hesabı.
ama gördüğün gibi, öğrenmeye çalışıyorum ben de,
bir zamanlar sana öğrettiklerimi.
geleceğim eserlerimde yatıyor, sen ise geçmişimsin.
benim için durum apaçık böyle.
seni de özgürleştiriyor bu durum, acı veriyor, değil mi?
doğum da acı verir.

yine de... neden rahat edemiyorum ben?
yeni hayat yok: hiçlik, ölüm bu!
bakımsız bir mezarın üstündeki taşlar gibi.
benim geleceğim yok mu yani?
yani, ben yazdığım bütün şiirleri, yazdığım her şeyi,
senin tırnağın kadar değersiz mi görüyorum?
hem şairim, hem filozofum ben; mesele burada.
filozof dediğin, lafın tek gerçeğinin yine laf olduğunu iyi bilir.

o zaman soruyorum kendime:
bizimki gibi bir aşkın amacı ne?
inandığımız gibi, Tanrı’nın bir hikmeti varsa işin içinde,
her şeyi tüketen aşkımızdan öte,
o’na bağlılığımızın sapması da mı bu hesabın içinde?

nedir bu aşkın amacı?
seni kendi ruhumun yansıması gibi mi seviyorum?
seni severek, kendi ruhuma, sonra Tanrı’ya mı ulaşacağım?
Tanrı’nın habercileri miyiz birbirimize?

dizlerimin üstünde yakarıyorum Tanrı’ya da, sana da.
utanmadan, lanetlemeden, dua ediyorum:
seni bana versin, tut elimden, sen götür beni o’na.
ihtiyacım sonsuz sana.
senden mahrum kalırsam, ruhum da tanrısız kalacak.
işte bir elimle özür bıraksam seni, ötekiyle bağlıyorum.
iyi de, nedir ki özgürlük?
sevdanın zulmü!
yazmayacağım artık
artık hiçbir şey bilmiyorum,
ihtiyacımın bu sonsuzluğundan başka...
Abélard


yanıtlamadım mektubunu, yapamadım
öyle perişandım ki...
perişanlık değil de, utanç içindeydim.
fark ettim ki, duygularımı açmasaydım sana,
bırakmayacaktın kendini.
her zaman üstündün benden, hele duygularda...
ıstırabının da böyle olacağını düşünmeliydim.
sana yazmakla, yazmanı istemekle hata ettim.
kabahatliyim.

hala da mektubuna yanıt değil bu yazdıklarım.
mektup denemezdi ki ona,
bir hıçkırıktı
erkek kadının karşısında ağladığında,
babası, kardeşi, sevgilisi.... kim olursa olsun,
çocuğu gibi oluverir kadının gözünde.

ah! seni rahatlatmak için ne yapabilirim?
yüreğimdeki acı kalktı bağrıma çöreklendi.
utanç içindeyim,
asla yok olmayacağını bildiğim bir utanç.
beni bağışlamanı dileyemem senden.
sevdana kuşkunun gölgesi düşer, istemem.
bir haftadır, yedi gündür, mektubunu yanımda taşıyorum,
her götürdüğüm yerde suçluyor beni,
sanki sensin taşıdığım.

artık yazmamak gerek diye düşünmüştüm.
şimdi diyorum ki, gaddarlıktır, aptallıktır bu.
olan oldu ikimize de.
açtığımız gibi iyileştirelim yaralarımızı
mektup yazalım.
seni böyle rahatlatırım ancak.
beni böyle rahatlatırsın ancak.
elimizde kalan azıcık mutluluğu yitirmeyelim.
hayatımızı mahvettiler,
ama karışamazlar mektuplarımıza, onlara dokunamazlar.
satırlarında kocam olduğunu okuyacağım,
karın olarak sesleneceğim sana.
kağıt üzerinde daha da yakınlaşırız,
daha yumuşak, daha sıcak sesleniriz birbirimize.
mutluymuş gibi yaşayan,
önce teklifsizleşen, ardından gaddarlaşan, sonunda kayıtsız kalan

inkar etme beni, kendini, ya da bizi.
yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.
yanında gezdireyim mektuplarını,
onları seni öptüğüm gibi öpeyim.
kıskanmaya gücün varsa,
tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.
özensizce, düşünmeden, çekinmeden yaz bana.
beynini değil yüreğini dinlemek istiyorum, kadınca...
beni sevdiğini duymadan yaşayamam artık.
aşkın can damarı oldu hayatımın.

küçücük bir kuş gibiyim.
havam sensin, es üstüme.
küçücük bir balık gibiyim.
suyum sensin, ak üstüme.
suskunluğun çöl olur bana.
suskunluğunda boğulurum.

görevimin başına dönüyorum şimdi.
içim rahat gidiyorum, sayende.
buraya sen gönderdin beni.
bana ‘ana’ diyorlar.
senin anan olamam ki
‘karım’ demelisin bana.
ben senin karınım.
Héloise



(...)
peşine taktım gözlerimi.
beni burada bıraktığında da öyle.
şimdi aynı gözlerle satır satır acını okuyorum.
o gözlerin yaş dökmesi garip mi? yanılma, merhamet değil istediğim.
belki yazarsın bana diye yazıyorum yalnızca.
zulmetme bana, reddetme beni.
senden başka kimselerin veremeyeceği dermanı yolla:
bir mektup... bu kez senden bana.

bırak, sana ait her şeye sadakatle üzüleyim.
bahtsızlık da olsa, her şeyi bileyim.
iç çekişlerim karışırsa seninkilere,
belki ikimizinde acısı hafifleyecektir, ne dersin?

içimden hiç gelmiyor ama, sen istersen,
mektubumu şöyle de bitirebilirim:
sonsuza kadar, elveda...
Héloise
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2008 - Iris MURDOCH

Kategori: edebiyat

kitaplar yazıyordun Iris 

John Bayley, 1999 yılında Alzheimer’dan ölen Iris Murdoch’a sıradışı bir aşkla bağlıydı. Bayley, Fransa’da yayımlanan iki dokunaklı kitapta, duygularını anlattı. Murdoch’ın hayatı da bu yıl çekilen bir filme konu oldu.

Iris Murdoch, yaşamının sonlarına doğru ölümü beklerken çevresindekilere, sık sık "Kimim ben?" diye soruyordu. Ünlü Britanyalı romancının kocası John Bayley, arkadaşlarının "Kitaplar yazıyordun, Iris," diye yanıt verdiklerini söylüyor. Kısa bir ara veriyor, gözleri doluyor sanki. Sonra nezaket ve mahçubiyetle devam ediyor sözüne, gözlerinin içi yeniden gülerek: "Ama hasta olduğu dört yıl boyunca yine aynı cömert, şefkat ve iyilik saçan Iris idi."
    John Bayley’in karısına adadığı iki kitap içerdiği duygunun sessizliğiyle, kaybetmenin acısıyla, aklını yitiren bir filozof ve romancının acımasız yazgısının ironisiyle, hastabakıcının özverisiyle ve koşulsuz bir aşkla bezeli. Edebiyat profesörü, eleştirmen ve romancı Bayley, Murdoch’ın yeteneği karşısında geri çekilmeyi tercih etti. Iris’in belleği yok olurken, ikisi için de anımsadı. Sözcükler ruhundan kaçarken kalemi aldı eline. "Iris’e Ağıt" (L’Olivier Yayınları) kırk dört yıllık ortak yaşamlarını kapsıyor. Anıların kucağında bugünle geçmiş arasında, hastanın bakışının bulanıklığı ve geçmişin gizemli kadınının kalıntısı, onun hırıltılı nefesi, derin anlayışı, takıntı haline gelen "gitmek"i ve başka zamanlardaki kaçışları arasında geziniyor.
    "Çocuklar gibiydik. Bize özgü oyunlarımız vardı, kedi fare oyunu gibi!" diyen Bayley, ‘50’li yıllarda tanıştıklarında 29 yaşındaydı. Iris ise 35. Genç erkeklere hoppa yaklaşımı Bayley’e güven verdi, rakibi olmadığına inanmasını sağladı. Oysa birçok rakibi vardı. Iris Murdoch, erkekleri ve kadınları, çok ve yoğun olarak seviyordu. Bohemdi, geleneksel bir evlilik istemiyordu. Aşkın ayrıcalığı onun için bir yanılsamaydı. Bu da anlaşmalarının bir parçasıydı. John Bayley, kitabında Iris’in ağıtsal bir portresini çiziyor ve bu paradoksal sadakati, egzantrik ritüellerden oluşan mutululuklarının, entelektüel yoldaşlıklarının, uzak mahremiyetlerinin öyküsünü aktarıyor. Mutlululuğun öyküsü yoktur derler. Onlarınki efsaneviydi. Bayley’in yakın arkadaşı ve Murdoch uzmanı Peter Conradi, İngiltere’de yayımlanan biyografisinde, Murdoch’un entelektinin parkurunu izleyip yaşamı ve yapıtı arasındaki köprüleri atıyor. Murdoch’un acemilik yıllarına tarih damgasını vurdu: Savaş sırasında Finans Bakanlığı adına Birleşmiş Milletler’in Avusturya’daki mülteci kamplarında çalışmak için Oxford’daki felsefe ve edebiyat öğrenimini yarıda bıraktı. Dönüşünde Cambridge’de Sartre’ı keşfetti, Wittgenstein’ı tanıdı. Varoluşçuluğu ve analitik felsefeyi açmaza sokan ahlâki görecelilikten kaygı duyarak, durmaksızın Platoncu idealini olumladı. Denemelerinde, aşk kategorik bir edimdi. Romanlarında, insancıl güç ilişkilerini ve aşkın karmaşalarını inceledi. Hıristiyan olmak için fazla rasyoneldi, eksik kalmış bir dindar gibi komünist olur. Onun Platon’u mistik, Sokrat’ı insancıl ve kendi zekâsı tenseldi. Belki de bu kadar uç bir noktada olduğu için şaşırtıcı yapıtlar verdi. 
     Britanyalı yönetmen Richard Eyre, bu belirgin huzurun dramatik anlarını kaydetti. Judi Dench ve Kate Winslet’ın romancıyı canlandırdıkları "Iris" adlı film, büyük bir söz büyücüsü olan ve felsefesinde iktidarı ve dilin sınırlarını keşfeden kadının trajik sonuna odaklanıyordu. "Nasıl olur da sözleri kurur ve ölü kuşlar gibi düşer?" diye soruyor Bayley karakteri.
    Bayley’in Iris’in ölümünden sonra yazdığı ikinci kitap "Iris Murdoch, Sondan Önce" (Bayard Yayınları), daha karanlık, hastalıktan mustarip. İçe dönük şiddetin ve söylenmeyenin yazarı James’e göndermeler belirgin. Bayley, korkunç bir gündüz kâbusunun kurbanı olup Nobel ödüllü Elias Canetti’ye, Iris’in uzun süre başlıca aşığı olan kişiye, şöyle diyor: "Bu deliyi size sunuyorum!". Iris ona hiçbir zaman gerçekten ait olmadı. Bu denli zeki bir kadın nasıl olur da manipülasyona boyun eğer? "Iris birini yitirmeyi kabul etmezdi. Belki de roman kişilerini çok sayıdaki ilişkisi arasından seçiyordu. Kendini duygularına kaptırma yetisine sahipti ama sonuçta, mantığı galip gelirdi, asla tutkunun esiri olmazdı."
    John Bayley hâlâ Oxford’da Iris ile paylaştığı evde yaşıyor.

Lire Dergisi’nden çeviren: A.T.



Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/4/2008 - KADINLARIN NEGATİF ORTAKLIĞI

Kategori: edebiyat

Hande Öğüt, “Kadınların negatif ortaklığı”, Radikal Kitap Eki, 11 Nisan 2008

"Acının yerini biliyor muyuz, yani neremizin acıdığını bildiğimizde onun bu odanın iki duvarından ve yerden ne mesafede olduğunu biliyor muyuz?" Acı çeken beden için, inşa edilmiş mekânın önemli olduğu fikrini sorgulayan Wittgenstein'ın sorusunu aklımdan çıkarmadan okudum hikâyeleri... Acının bedenden ve mekândan soyutlanması mümkün müdür, mesafesi ölçülür, ikame edilir bir duygudurumu mudur bu? Acının, kederin, yasın tuğlalarıyla örülmüş bir hayatı nereye inşa eder bir kadın? Dar alanı zorlayan bir yetim zaman dilimine mi? Dilce susup bedenle konuşarak, seslerden yüzler hayal ederek, bir kabuğun ardına, dile dökülmeyenin tenhalığına mı? Hayatı hakkındaki karanlık sözleri, yorgun, kirli ve umutsuz maziyi, acı çekecek yerlerini yok etmeden acıyla baş eden bir iç bilgisini temize çekebilir mi kadınlar, yeni bir iklime, başka bir kente kaçarak?
       Mekânı değil zamanı özleyen ama geçmişini ve şimdisini mekâna hapseden beden, parçalı ve süreksiz bir kent coğrafyası içinde acının apaçık, kaçınılmaz ve üstesinden gelinmez bir deneyim olduğunu, kendi ile öteki, kendi ile kent, hatta kendi ile kendi arasına koyduğu mesafede mi yaşantılar? Elli Parça'da, 'Adana Sıcağında Erguvanlar', 'Sinop'a Gelin Giden' ve 'Kordonboyu'nda Ömer Çavuş Kahvesi'ni okuduktan sonra devamı ne zaman gelecek diye beklerken nihayet Türkiye'nin on altı ayrı şehrine savrulmuş kadınların öykülerini bir araya getirdi Murathan Mungan Kadından Kentler
'de. Acıyı bir odanın iki duvarına, yere, uzama ve göç eylenen kentler ile terk edilen kentler arasındaki mesafeye hapseden ancak, gittiği her kentte kendi ötekisiyle ve 'ikizi'yle buluşan kadınlar üzerinden, cinsiyet ayrımcı toplumsal düzenin paralelinde eril ve heteroseksüel mimariyi, kamusal ile özel arasındaki ayrımın kadın örüntülerine gelenekler, ahlâk, dinsel öğretiler aracılığıyla kazındığını gösteriyor Mungan, bu çok tanıdık hikâyelerinde. Kendini açıkça "kadının kadına düşmanlığının romanı" olarak kuran Yüksek Topuklar'ın ardından Kadından Kentler'i önyargıdan ve önbilgiden soyutlanarak okumadığımı, hikâyeleri anlatmaktansa metni alımlamaya çabalayan bir yazı murad ettiğimi özellikle belirtmek istiyorum. Bir yerden bir yere gitmenin seyrine ve bir hayata tarihlenen yol serüvenine kapılıp önyargıları savuşturdukça, Mungan'ın kentlere ve kadınlara, yerel değerleri kullanarak Oryantalist bir gözle bakmayıp, taşranın aynasından yansıyan İstanbul'un dikey hiyerarşisinden koparak yatay bir coğrafi yayılıma uzandığını hissettiğim an, yazara ve metne yönelik eleştiri de şekillenmeye başladı zihnimde. Doğu'yu Batı'dan farklı olarak tanımlayan ve bu farkı cinsiyetlendirerek, hatta Doğu'nun kendisini Batı karşısında, tahakküm altında tutulabilecek bir "dişil" dünya olarak anlamlandıran eril söyleme karşı biseksüel bir yazı, anlatı, ifade, dil ve biçim vardı karşımda. Modernizm ve kentleşmenin, görmeyi diğer duygulardan ayrıcalıklı kılan otoriter, erkeksi görüş yaratan 'imla'sı bozulmuş; duyuya, duyguya patetik ve trajik algıya olabildiğince yer verilmişti. Hikâyelerde, kentlerin, doğanın ya da coğrafyanın betimlenişindeki "taze gün", "içini ışıtan sevinç", "kentin tazeliği", "vahşi Adana sıcağı", "Karadeniz'in sinsi rüzgârı", "Amasya'nın sert mizaçlı doğası", "denizi delik deşik eden iri yağmur taneleri", "ansızın kapayan havanın kurşuni, ölgün ışığı" gibi örnekler, doğanın halleri değil, kahramanların doğaya yansıttığı kendi duyguları ve ruhsal durumlarıydı ki bu, trajedi kadar patetik alanın da izini sürmeyi kışkırtıyordu. Nurdan Gürbilek'in Mağdurun Dili'nde belirttiği gibi "Trajikten farklı olarak patetik, daha çok haksız yere çekilen, çaresizce kabullenilmiş acıyı belirtir. Trajik, kaçınılmaz kadere başkaldıran kahramanın bu seçimi yüzünden çektiği acıyı anlatırsa, patetik daha baştan kaderin sillesini yemiş, masum ya da korumasız, öksüz ya da yetim, ezilmiş ve aşağılanmış olanın acısını anlatır. Bir bakıma talihsizlerin, güçsüzlerin, zavallıların alanıdır pathos." Kocası tarafından terk edilen, aldatılan ya da dul kalan, ardı sıra yeni bir dünya kuramayıp her şeyden uzaklaşarak geçmişe gömülü yaşayan, annesinin yitim acısını farklı şekillerde telafiye çabalayan, kendisinin mahrum olduğu bir hayatı diğerinin sürdürüyor oluşundaki kibirli küskünlükle bir zindana, bir odaya kapanan hikâye kadınları, trajik olduğu kadar hayatı hep tekinsiz, kuşku uyandırıcı, güvenilmez bir düzlem, sürekli başa gelecek talihsizliklerin uzamı olarak görüşleri ve başından itibaren bir suçlu gibi algılayarak bedbaht oluşlarıyla da patetiktirler. Taşra bir şekilde hayatın dışında, kenarda kalmak ise özellikle Anadolu kentlerini bir çıkış değil, tümüyle kapanışın imkânı olarak seçen kent soylu kadınların bir geçmişten belirsiz bir geleceğe dinamik kaçışları, yumuşak bir tembelliğe gömüldükleri durumlarda değil, varlığın sıkıştırıldığı durumlarda gerçekleşir bir yandan da. Eril egemen taşra ile dişil kadınsı özel alan arasındaki sıkıştırmadan bir patlama, bir başka oluş gerçekleşeceği hissi, okuru da hikâyelere yeni bir yön, belki bir çözüm vermeye iterek, kahramanlarla olası 'katharsis'i engeller.

Yalnızlaştıkça kabuğuna çekilir
Erkek burjuva iktidarının tam bir cisimleşmesinden çok, endişenin sürekli değişen yansımalarını taşıyan, yapısal biçimde çözülen bir görüntü olan kadın, kesin tanımlanmış sınırları bulanıklaştırarak sınıflandırmaları bozar. Dişil kaosu ve dişilin sınıflandırılamayan doğasını örtük bir 'kabuk' metaforuyla sembolize eder Mungan. Yalnızlaştıkça kabuğuna çekilir kadın, kabuk çevresine koyduğu mesafenin aracı ve koruyucu bir kındır. Ancak kendini kabuğunun hareketsizliğinde saklayan varlık, geçici varlık patlamalarına, varlık anaforlanmalarına hazırlanmaktadır, kendi kabuğunun oyuncusu olmuştur çünkü. Bir kaderi tek başına göğüslüyor olmanın verdiği mağrur kendine gömülmüşlük, narsisistik incinmişlik öyküsünü saklamanın, bertaraf etmenin de imkânıdır kimi kadınlar için. Çok da beyhude bir çaba değildir bu; kabuk içinde oluş ile dışa çıkma arasındaki gerilim, bir dönüş(üm) arzusuna gebedir.
       Farklı kentlerin farklı kadınları, bir yandan sahip olmadıklarına inandıkları (beğenilmek, güzellik, sevilmek, aidiyet gibi) ataerkiden ödünç alınmış değerleri, diğer kadına yakıştırarak onu olmak istedikleri kişi konumuna getirir, tüm yatırımını 'öteki' gibi olma projesine yaparken bir yandan bu özelliklerin onlara verdiği haz düşüncesiyle yoğun haset duyarlar. Freud narsisistik kadının, "kendisinin olduğu şey", "kendisinin bir zamanlar olduğu şey", "kendisinin olmak istediği şey", "bir zamanlar kendisinin parçası olmuş bir şey" ya da "bunların yerini alan bir dizi ikame nesneleri"ne saplantılı tutumundan söz eder ki kendilerine 'değerli bir düşman' yaratan kadın karakterler, duygusal bağı, başka bir bireyle, kıskançlık, özdeşleşme, rekabet, yansıtma ve/ya da idealleştirme-değersizleştirme ikileminin belirleyici rol oynadığı bir ilişkide kurmayı denerken, ani bir kırılmayla birbirlerinde bütünlenirler. Onları geçmişi anımsamaya, şimdiyi sorgulamaya iten güç, kadınlarının buluştuğu önemli ortak paydalardan biri olan aşk kadar, anneleriyle kurdukları patolojik sevgi bağlarıdır. Luce Irigaray, kadınların anneleriyle aralarındaki değişen bağlılık ilişkisinde annenin yerini yine bir kadın, ancak ailenin dışından olan bir kadının aldığını belirtir. 'Ben' ve 'sen' arasındaki sınırların kesin çizgilerle belirlenemediği iki kadın arasındaki ilişki, negatif bir ortaklıktır.
       Kendi ötekisini yaratan ben, 'öteki'nin üzerinden kendini yeniden konumlayarak totaliter 'ben'i yıkar. 'Ben'in tekil dünyasını kıracak olan 'öteki', aynı tuzağın içinde yaşamaya çalışan diğer kadındır: "Kıstırılmış oldukları koşullar içinde bütün kadınları birbirine, benzerliğin düşmanlığı bağlıyor." (s.151)

Semiyotik okuma ve yazarın otoritesi
Ataerkinin hâlâ çok baskın biçimde göründüğü yerdir taşra; gösterge, imge ve anlam tarafından sabitleştirilir kadınlar o coğrafyalarda, ama toplumsal düzenin aynı zamanda olumsuz yönü oldukları için her zaman fazlalık gibi, lüzumsuz gibi görünen, şekillendirmeyi reddeden bir yanları vardır. Dişilik bu anlamda toplum içinde bulunan ama içinde bulunduğu topluma karşı koyan bir gücü temsil eder. Cinsiyet ayrımcılığının mekânsal yansımaları, kadınların kamusal alanlarda karşılaştığı dışlama, ayırma, baskılama, eril bakışın nesnesi olma, hareket özgürlüğünün kısıtlanması gibi kadın/kent-taşra ilişkisine dair örüntüler, Freudvari bir dişiliği temsil eder: Pasif, entelektüel açıdan sessiz, öz kimliğinde dışlanmış, sürgün... Kent de beden de lineer ve dikey okuma-yazma pratiğine uygundur. Oysa Mungan, her kente bir kadın temsiliyetini üleştirerek semiyotiğin alanına giriyor. Dişiyi bir sınırda sabitlemeyen, ikili kesin ayrımları ortadan kaldıran bu semiyolojiden kastım, Kristeva'nın söz ettiği pre-Ödipal dönem değil, Terry Eagleton'ın kullandığı anlamda uzlaşımsal gösterge sistemleri içinde, onları sorgulayan, onların sınırlarını, parametrelerini ihlal eden, simgesel düzenin sınır çizgisinde var olduğu düşünülen dişillik algısı...
       'Evini ekmeksiz bırakmayacak erkek', 'helal süt emmiş damat', 'sırım gibi delikanlı' gibi stereotipler hariç erkeklerin gölgede kaldığı hikâyelerdeki kentli 'sürgün kadın' ile mahrem hayatındaki ev kadını göstereni, Doğulu ve Batılı kültürün göstergesi olan işaretlerle -giysiler, renkler, eski fotoğraflar, folklorik objeler, yöresel yemekler, alaturka şarkılar, türküler, markalı nesneler, çeyiz, kına geceleri, gelin başları, hamam sefaları, kuaförler, mutfak yaşantısı, dişil kodlarla donatılmış evler, mekânlar, jestler, mimikler, nidalar, kadınsı ritüeller- harmanlandığından hem göstergeler üzerinden kurulan bir ortaklık, kadınlık topografyasının ortak bilinçaltı, hem de semiyotik okumaya imkân veren metinler çıkmış ortaya. Trabzon'daki adli tıp doktoruyla İzmir'deki evlilik hayalleri kuran genç kızın, Ankara'daki devrimciyle Tantunici'nin karısının, Amasya'daki teyzeyle, Sinop'a giden gelinin, erkeklerin himayesine mahkum taşralı kadın ile eğitimli, kentli, özgür kadının, duyuş, oluş, davranış, seziş ve hissedişindeki müştereklikte Murathan Mungan'ın imgesini, sesini, çehresini, entelektüel bilgisini görmemek, kendi metinleri arasında kurduğu metinlerarasılığı algılamamak da mümkün değil. Yazar, yapıtında temsil edilen zaman-uzamın dışında konumlanmış olmakla birlikte bu zaman-uzama teğet durumdadır; onunla en çok yapıtın kompozisyonunda, içsel duyuşlarda, kahraman tipolojilerinde ama ziyadesiyle kadınlar üzerinden yapılan genellemelerde karşılaşırız: "Çok televizyon seyreden ve seyrettiklerine inanan", "bütün gün evinde oturup kocasının yolunu gözleyen", "koca gönlü hoş tutmayı bilen, azıcık süsüne düşkün", "hiçbir şeyin memnun etmediği adamları ille de mutlu etmeye ömrünü adamış", "paraya ve konfora bir erkek üzerinden ulaşan", "kendini temizliğe ve dedikoduya vermiş", "tuhaf giysileri, saç modeli, makyajıyla 'ucuz bütçeli korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu' havası olan kadınlar...
       İki hikâye hariç tüm hikâyelerin anlatıcısı, 'gölge' ya da 'tanrı' yazar olarak karşımıza çıkan Mungan'ın otoritesi, hiciv, ironi ve kadına dair eril genellemelerde belirse de, mesafe ve özdeşlik ilişkisini göz ardı etmez Mungan. Ki, dönüşlü düşüncenin anahtarıdır mesafe kavramı; yaşam ileri doğru atılarak değil, dönerek başlar. Geçmişe dönerek geleceğe yapılan atılım, hikâyelerin perspektifini oluşturduğu gibi biçimi de belirler. "Esenler Otogarı" adlı son öyküde, tüm hikâye kahramanları bir araya gelirler; yalnızca tek bir bireyin eksiksiz denetimi altında hiçbir yer yoktur. Zaman ve mekâna ilişkin deneyimler kadar toplumsal cinsiyete dair içselleştirmeler de ham algılardan oluşmaz. Bu yargı içinden değerlendirilecek ve kitabın bütününden ayrı tutulacak iki öykü ile, ben anlatıcının tahkiye ettiği 'Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi' ve 'Kanat Turizmin Değerli Yolcuları...' üzerinden, baştaki 'endişemi' dürterek besleyen ayrımcı bakış algısıyla bitirmek istiyorum. Onlarca kadının, kadınlık biçiminin anlatıldığı hikâyelerde cinsellik ve otoerotizm gibi deneyimlere rastlamadığımız gibi kadınlar arası bir aşktan da söz etmiyor Mungan. Buna mukabil kitabın iki eşcinsel kahramanı da toplumdan nefretle dışlanan erkekler: Eşcinsel olduğu hasebiyle bağlı bulunduğu sol örgütten atılan, solculuğunu kanıtlamak uğruna sert ve siyasi şiirler yazmaya karar verse de mutsuzluğu ve alkolle gidermeye çalıştığı yalnızlığı sonucu yaşamına son veren genç şair ("Kâğıttan Kaplanlar Masalı"nın devrimci eşcinsel kahramanını anımsatır) ile karısının arkadaşının kocasıyla "sevişen" Kaan. Genç şair, öykünün kadın anlatıcısı tarafından eşcinsel olduğu için ihbar edilip örgütten atılır; Kaan ise karısı Meltem'in indinde bir zillet simgesi olarak dışlanır. Heteroseksist ve homofobik olan kadınlardır. Kadından mürekkep hikâyelere, yanı sıra eşcinsel kadınlara haksızlık ve/ya cinsiyet körü bakış değil midir bu?

       
       

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/4/2008 - KADINDAN KENTLER

Kategori: edebiyat

 

 

"Size kadın olarak 'ekonomik özgürlüğünü kazanman, bireyselleşmen gerekiyor' deniliyor. Öte yandan hem geleneksel aile yapısı içerisinde varlığını sürdüreceksin, hem birey olmaya başladığında, aslında bu kadınlara ait bir yarılma başlıyor."

Yazar Murathan Mungan, Anadolu’da 16 kentte geçen kadın öykülerinden oluşan "Kadından Kentler" kitabının tanıtımı için cumartesi (12 Nisan) İzmir’deydi. 16 kenti dolaşarak okurlarıyla buluşmayı amaçlayan Yazar Mungan, uzun yolculuğuna da, Kadından Kentler'in ilk öyküsünün geçtiği İzmir’den başladı.  Etkinlik yolculuğu, kitaptaki gibi 16. kent olan İstanbul’da Esenler otogarında sona erecek.

Neden bu karakterler ve bu kentler?

Benim her hikaye kitabım, bir tema üstüne kurulur. Bir tema seçer ve temanın etrafında örüntülerim. Kıstırılmış ya da sıkıştırılmış iki kadının karşılaşması esası üstüne kurulu bütün öyküler. Bu öykülerin bir yerinde bu karşılaşmadan kimi zaman biri kimi zaman her ikisi yaşamlarının bundan sonrası için gerekli olan bir bilgiyle çıkarlar. Bu kimi zaman bir bilinç ışımasıdır, bir aydınlanma anıdır. Kimi zaman bir hayat bilgisinin doğrulanmasıdır. Kimi zamanda eşik atlamadır. İlk üç öykü biçimlendiği anda bunun böyle bir şey olacağını düşünmüştüm. Yüksek Topuklar romanı sırasında biriktirdiğim, kullanmadığım, aklımdan geçen malzemelerin yığılmış olmasının da getirdiği bir imkân sahasıydı.

Kentlere nasıl karar verdiniz?

Biz anonim bir kültürde yaşıyoruz. Ve bu toptancı kültür birey ile geneli figür ile aidiyeti sürekli eşleştirerek okuyor. "Kayserili, Diyarbakırlı ya da Samsunlu bir kadın nasıl olur?" diye okunsun istemedim. Mümkün olduğu kadar İstanbul aksı üzerinden, İstanbul ile taşra karşılaştırması üzerinden, kimi zaman taşraya gitmiş, kimi zaman oralı ama başka yerde yaşamış, kimi zaman orada öğretmenlik yaparken yaşamayı seçmiş ve kent ile kadın arasında birebir aidiyet ilişkisi kuramadım. Biz de polisi kötü gösteremezsin, savcıya adaletsizlik yaptıramazsın, bu tür kitabın temasının dışında budalaca tartışmalar zeminine girmesin istedim. Öte yandan, Türkiye’nin kuzey, doğu, güney, batısından bir takım kentler olsun istedim. Bir de seçimlerinde, örneğin; Diyarbakır’ı anlatıyorsam, oğlu dağda bir anne, ya da kocasını kaybetmiş bir genç gelin, bir gerilla kız, daha çabuk akla gelen, daha çok gazete ve dergi malzemesi olabilecekti. O alanın dışına çıkmak istedim.

Kitap aynı zamanda bu karşılaştırma esası üzerine kurulu olduğu için bir noktadan sonra okurda karşılaşmalar beklentisi yaratsın ve oradan sıçramalar oluşsun istedim.Her öykü kitabımda olduğu gibi bir mimari proje gibi.

Kadın kimliğinin ve kentlerin, Türkiye’nin dönüşümünde önemli iki gösterge olduğunu düşünüyorum. Kentler çok hızlı değişiyor. Çoğu zaman insanlar yaşadıkları kentleri tanımıyor. Örneğin, Nurhayat, kendin varoşlarından, sahil şeridine ilk defa inmiş, overlokçu, yengesinden kopamayan bir kız. Diğer öykülerde de var; yaşadığı kentlere yabancılaşmış ya da bir takım kentlerin altını kazdığınız zaman Rumlardan, Ermenilerden kalma evler görüyorsunuz. Bu coğrafyanın başka bir topografyası da var.

Hâlâ kadın kimliği Türkiye’de bir politika nesnesi. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kıyafet devriminde erkekler boyunlarına bir kravat bağladılar, takım elbise giydiler ve sorunu çözdüler. Ama türbana varana kadar kadın kimliğinin nasıl giyineceği, nasıl görüneceği tartışılıyor. Türbanda da kadın kimliği bir nesne, pornografide de bir nesne. Kitap bunlardan birebir söz etmiyor. Kimi zaman iş düşümleri kimi zaman ışık gölge oyunları olarak var. Çünkü bu bir hikaye kitabı, bir sosyoloji kitabı değil. Benim bunlardan söz etme nedenim ise, bütün bu hassasiyetlere sahip bir yazarın kitabı olduğunu söylemek için. Kentler sadece dekoratif anlamda da yoklar. Kayserili Fikret Hanım’ın kılıç artığı olması bir işarettir. Ya da Diyarbakır’da karşılaşan iki kadının, ikisinin de Türkiye’nin batısından gelmiş figürler olması da bir işarettir. Ama onlardan biri Diyarbakır’ın Türkiye’nin vicdanı olduğunu söyler. Yani coğrafya ile kimlikler arasında bir kısa anlarla ilerleyen bir yapı kurmaya çalıştım ve istedim ki bu öyküler kitapta bitse bile okuyanların kafasında hayatta karşılaşacaklarıyla çoğalsın. Kitap okurda kendinin tanıklıkları, kendinin hikâyeleri ile devam etsin.

Kitabın hazırlanışına ilişkin bir sorum var. Ben, İstanbul’dan bakılarak, bir Trabzon ya da bir Diyarbakır öyküsü yazılamayacağını düşünüyorum. Siz, anlattığınız bu kentleri gördünüz mü, havasını, kültürünü soludunuz mu?

Sanınız bir edebiyat sanısı değil, aslında bir yanılgı. Dünya şiirinin belki de en önemli şairlerinden biri [Arthur] Rimbaud’dur. Hayatında hiç deniz ve gemi görmeden yazdığı Sarhoş Gemi dünya edebiyatının temel klasiklerinden biri sayılır. Böyle bakıldığında bu bir gazetecinin röportaj yaparken ki tutumu değildir. Sizin bu kanınız, aynı zamanda, ben öyleyim diye demiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın, yaratıcının dehasını, yaratıcılık eylemini fazla tanımamaktan ileri geliyor olabilir. Bu ne zaman bir açık haline gelebilir. O kenti, anlatma iddiasında olduğunuz zaman. Diyelim ki, Diyarbakır’ı hiç görmemişsiniz ama Diyarbakır’ın tarihi, geçmişi ya da şimdisini yazıyorsunuz. Her zaman yaratıcının yaratacağı kaynaklarla mekânlar arasında bir ilişki kurması gerektiğini düşünürüm. Yalnız, diyelim ki, Esenler otogarını ben yazdıktan sonra tekrar gittim Esenler’e baktım. Yazmadan gitmedim. Kimi, birebir fizik yanlışlar vardır. Onu birebir yazar olarak yapmamak gerekiyor. Dürbünün henüz bulunmadığı bir zamanda dürbün kullanıyorsanız, ne yaratıcılıkla açıklanır ne de deha ile. Sorunuz bağlamında şunu söyleyebilirim; benim hikâyelerim için gereken kısım kadar kentleri çok iyi çalıştım. Giysileri, yemekleri, gelenekleri, bazı binaları, bazı kimi bilgileri. Bu öyküler, o kentlerin ruhunu, geçmişini anlatma esası üzerine kurulmuyor. Bir taşra atmosferi yaratma esası üzerine kuruluyor. Bu kentlerin bir kısmını biliyorum, bir kısmını bilmiyorum. Bildiğim ile bilmediğim arasında öykülerin kendi iç dengeleri… Bunun ölçüsü nedir diyeceksiniz. Bunun ölçüsü her zaman çok iyi aşçıların, bir sözü vardır; el kararı, göz kararı diye. Yılların deneyimiyle ellerinin bildiği bir şeydir. Mesela Diyarbakır hakkında çok şey biliyorum. Bunu okura yüklemeye hakkın yok. Bir yazar dersini çok iyi çalışmalı ama bütün okumalarını, araştırmalarını okurla ortak adisyona dönüştürmemeli, hesabı beraber ödeyelim olmaz. Okura, hikayenin gerektiğini kadarını vereceksiniz.

Kitap, kentler ile İstanbul aksıdır, diyorsunuz…

Bütün taşra yıllardır İstanbul’u seyrediyor. Türk sineması İstanbul dışına çıkmadı. Türk edebiyatı İstanbul dışına çok geç çıktı. Şimdi de, Türkiye televizyonda yine İstanbul’u seyrediyor. İstanbul’u fethetmek, İstanbul’u ele geçirmek gibi, çok şiir de vardır. İsterse siyasi bir söylem olsun, isterse ezik bir türkücünün feryadı olsun. Hep bir İstanbul özlemi vardır. Türkiye’de hükümetler hep politikalarını İstanbul üstüne kurdular. İstanbul ayrı bir ülke, Anadolu ayrı bir ülke oldu.
Bu kitapta kadınların İstanbul ile kurduğum ilişkisi ile Esenler otogarında bitirmekle bu anlamda bunları düşündüren bir aks, bir gelgit de yaratmaya çalıştım.

Kadınlar neden yalnız ve mutsuz öykülerde?

Kadınlar mutsuz mu bilmiyorum ama Türkiye’de geleneksel toplum modelinin dışına çıkmaya başladığınızda bir tür yalnızlıkla bedellendiriliyorsunuz. Size kadın olarak ekonomik özgürlüğünü kazanman, bireyselleşmen gerekiyor deniliyor. Öte yandan hem geleneksel aile yapısı içerisinde varlığını sürdüreceksin, hem hayatını kazanacaksın, akıllı olacaksın, kimlik kazanmaya, birey olmaya başladığında aslında bu kadınlara ait bir yarılma başlıyor. Erkeklere ait bir sorun da bu. Geleneksel toplumsal sistemler modern çağın gerekleri ve kimlikleriyle örtüşmüyor. Kitapta kadın olmaktan çok, “olmak” meselesi var.

Bunun üzerinde sıkça durduğunuz hissediliyor.

Erkek olmanın bedelleri de ağır. Kitapta erkekleri hep geride tuttum. Kadın problemini erkek zulmü ile açıklama kolaycılığına yaslanmadım. Kitapta, bir iki kahramanın kocalarının iyi olması, neyi değiştiriyor. Bu bireylerin tek tek iyi olmasıyla başarılabilecek bir sorun değil. Özel mülkiyete, aileye ve devlete dayanan toplumsal sistemin temelindeki sıkıntının, gerginliğin, bizim yaşamlarımıza düşmüş izdüşümleri vardır diye düşünen birinin kitabı. Bu yüzden olmak tabii ki çok güç. Kitapta kimi sıkışık, kıstırılmış haller, kimi ümitsiz durumlar vardır ama kitap bana ümitsiz bir kitap olarak gelmiyor. Aksine bir şey öğrenmek, öğrenmeye açık olmak, eşik atlamak, yola devam etmektir. Başka çözümlerin, başka olasılıkların var olabildiğine inanmaktır. Diyelim ki, Meltem… Meltem nasıl bir eşik atlıyor. Kendiyle ve yaşamıyla barışıyor. Kanaat Turizmin Değerleri Yolcuları öyküsünde belki de son cümle olmasa, Meltem’i başka bir çözümsüzlükte bırakmış olurdum. Ama onu İstanbul’da bekleyen bir Tamer olması, onun hayata yeniden başlama gücü bulduğunu gösterdi. Nitekim Levent’in elini artık farklı sıkıyor olması, başka bir barışıklığı getiriyor.

Modellerde ben ümit verdin vermedin noktalarına takılmadım. Sanatın işinin bu olmadığını bilirim.

Ben insanların içlerinin kaldırma gücünü çok önemserim. İnsanlara üç günlük vaatlerle, şu olursa, şu toplumsal model ile geçersek, sen de bunu yaparsan mesele hallolur gibi son kullanma tarihi çabuk geçecek olan reçetelere değil, sen bir kere öğrenmeye, anlamaya açık olmak, kendisini başkası yerine koymaya, başka hayatları anlamaya açık olmak ve onun ötesinde, iç gücünü, dayanma gücünü, alılmama gücünü…

Neden bu kadar önemsiyorsunuz bunu?

İçinden yaşadığımız çağda, biraz hisseden ve düşünen insanların mutsuzluğunu temel nedenlerinden bir tanesi enformasyon fazlalığıdır. Bütün dünyanın bilgisi altında eziliyoruz. Hisseden, akıllı insanlar için sadece televizyon seyretmek bile umutsuzluk kaynağı artık. Enformasyon fazlalığının altında vazgeçmek, yaşama küsmek her şey mümkün. Bütün bunlara rağmen bir kaldırma gücüyle, içimiz nasırlaşmadan kanıksamadan bir yola çıkmak, sadece edebiyatın, sanatın yapacağı şey değil. Bizim insan modellenmelerimizde iç gücümüze çok önem vermeliyiz. Nasırlaşmadan, kanıksamadan.

Bu tanımladığınız ortamda insan dayanma gücünü nasıl bulacak?

Ben de okurlarımla beraber arıyorum diyeceğim ama yuvarlık bir yanıt olacak bu da. Öncelikle, yaşama sevinci, yaşama tutunma, devam ettirme, yaşama sürekliliğini kazandırma inadı, inancını önemsiyorum. Benim anladığım sanat biraz bunun için. Yani sorunların saklanması, gizlenmesi için değil. Bütün bunların aslında algısal alanı politikadır. Dünyayı politika değiştirir. Politika derken Türkiye’de yapılan gündelik politikayı kastetmiyorum.

Kadınları anlatmayı neden tercih ediyorsunuz. İyi bir edebiyat nesnesi mi?

Kadınların daha zengin, daha renkli bir iç dünyaları olduğunu düşünüyorum. Dönüşüm ve değişimle, kadın kimliği arasında daha doğrudan bir ilişki var. Bir de ben kadınları seviyorum. Kendi yaşamımda da kadına ve çocuğa şiddet, tecavüz, hayvanlara saldırı, benim en fazla canımı yakan şeylerdir. Bu durumda hissettiğim öfke ve isyan, çocukluğumdan beri bana çok tanıdık gelir. Azınlıklarla kurduğum ilişki de öyledir. Mesela Mardin’de büyürken, Süryanilere yapılan herhangi bir şeyden çok fazla rahatsız olurdum. Bu bir duyarlılık noktası.

Kadın dönüşüme daha açık. Erkek kimliği daha çok vazgeçmelerle oluşuyor. İç dünyasından, duyarlılıklarından vazgeçiyor. Erkekler de bir kayıpla erkek oluyorlar. Kaba feminiz söylemlerinde bunu görüyorum. Mesela kadın topluma, kadın olmanın imtihanını vermek zorunda değil. En fazla anne olup olmadığına bakıyorlar. Ama erkek, 12 yaşındayken bir topluma erkek olduğunu ispatlamak zorunda. Eski eril aile törenlerinin, modern karşılıkları da var günümüzde. Gözyaşı ile kurduğu ilişki bile erkekten alınmış, orada da bir kaybı var. Sistem bir tek cinsi sakatlamıyor ki.
Bir politika söylemi içinde bakacak olursak, dünyada itiraz ettiğim şeylerden bir tanesi de, bu erkek egemen söylem ve toplum içerisinde kadının konumlandırılışı. Dolayısıyla bu duyarlılığa sahip biri olarak benim bu malzemelere uğramamam söz konusu değil.

Bir de yazar olarak sahip olduğumu düşündüğüm iyi özelliklerim var. İyi bir gözlemciyimdir, öyle de söylüyorlar. Sürekli öğrenmek, gelişmek, takip etmek. Hem dünyaya bakışımla ilgili, hem de işimin içinden de bakıyorum.
Bir de ben aynı şeyleri yapmayı sevmiyorum. Şimdi bir oyun hazırlıyorum. 8 kadın öyküsü göreceksiniz sahnede. Hem buruk hem de güldüren öyküler.

Tema üstüne kurulu dediniz kitap için. Okurdan ne bekliyorsunuz bu kitap için?

Türkiye’de çok alışılmadık bir beklenti bu ama tema üstünden okusunlar. Yani bu kitabı hangi temayı seçmişse onun dışına çıkmayı tercih etmiyor kitap. Bir karşılaşma anı üstüne kurulu. Bir başkası çıkar, yine karşılaşma üssüne 10 tane başka bir öykü yazar. Bir kitap bütün dünyayı almaz içine. Biraz da kitapta kurulan ilişki konusunda bizim kültürel eğitimimizin zayıf olduğunu düşünüyorum. Mesela, Almanya’da Fransa’da okurun sormadığı kimi sorularla Türkiye’de karşılaşıyorsun. “Kitap nasıl okunur” kadar basit bir cümlenin arkasında kültürel boşluklar var.

Esenler Otogarı, Türkiye manzarası olarak sunuluyor son öyküde. Peki, siz, bugünkü Türkiye manzarasında ne görüyorsunuz?

Türkiye’nin politika yapma konusunda kendi iç dinamiklerini kaybettiğini düşünüyorum. Türkiye’de politika artık dünya dinamikleriyle yapılma durumuna geldi. Açık ve net olan bir şey var; Türkiye’de şu anda biten şeyin politika olduğunu düşünüyorum. Politika bittiği için bu sorunları bu şekilde çözemeyeceğimi düşünüyorum. (EZÖ/TK)

* Mungan'ın kitabında yer alan 16 kent şöyle: İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Samsun, Amasya, Ankara, Sinop, Afyon, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul (Esenler Otogarı).

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

kurşun kalemle yazıyorum,silinip gitsin isterse.kalıcı olmaya çalışmak gülünç geliyor bana.ellerimizden akıp gidiyor yaşamlar,yaşadığımızı sanıyoruz bir müddet,oysa geriye kalan yalnızca yanılsama...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

  • denemeler
  • edebiyat
  • güncel /gündem
  • müzik
  • okuduklarimdan
  • şiir seckisi
  • Arkadaşlarım

    tiananmenian
    kahkaha
    ticaretliseliyiz
    insancayasamak
    neksi
    kenanyucel
    tehlikelioyunlar
    systemfailed
    Gladiox
    albatrosunguncesi
    FrederichNietzsche
    denizsuyukasesi
    vengisu
    herseyzor
    PerihanBaykal
    unutmadefteri
    erguvanlar
    sanategitimi
    karlitorosdaglari
    sonsuzruh
    ajitasyonbaharlar
    yaziodasi
    romankitapozetleri